TAYYİP'İN PİSLİK ILGAZ MAFYASI

31 Ekim 2014 Cuma

28 Ekim 2014 Salı

ILGAZ MAFYASI YOUTUBE'DA

ILGAZ MAFYASI YOUTUBE'DA






          ILGAZ MAFYASINI TANIYALIM

ILGAZ MAFYASININ SUÇ DOSYASI

Ilgaz AŞ ortakları olan Şenol Ilgaz, Mustafa Ilgaz, İsmail Ilgaz, Mehmet Ilgaz ve Asım Çınar isimli şahıslar Ilgaz AŞ, Palet Ltd.Şti, Yonca İnşaat, Çınartaş Ltd. isimleri altında SUÇ ŞİRKETLERİ kurdular, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik yasadışı faaliyetlerde bulundular.

Fakat işin tuhaf tarafı, internetteki yüzlerce yazılarımısenelerdir zevkle okudukları gibi hala okuyorlar, sonra kuduruyorlar. Kenan daha ne haltlar edecek, merakla bekliyorlar. Tayyib Kenan'la baş edemeyince, savcılardan ve hakimlerden medet bekleyip dava üstüne dava açıyorlar. İş bilmez avukatları sayesinde millete rezil kepaze oluyorlar. Oysa her zaman söyledim, mahkemelerde karşıma kadın getirmeyin, erkek olun da testisli bir avukat bulun. Kadınla savaşılmıyor kardeşim. 2. Sulh Ceza Hakimi kadın, avukat da kadın olunca savaşın tadı kaçıyor. Zaten Hakim Berrin Hanım, bu davalarda hem hakim hem avukat. Banu Bazarkaya'ya ihtiyaç bırakmıyor ki... Neyse... Biz hain Ilgaz mafyasının suçlarına bakalım:

Devlet bankalarını hortumlamaktan cinayetlere, sit alanlarını yağmalamaktan tarihi eser kaçakçılığına, extacy ticaretinden kara para aklamaya, her türlü sahtecilikten kamu kurumlarından hırsızlığa ve Eskişehir Adliyesi'ndeki savcılar dahil yüzlerce devlet memurunu rüşvetlerle ihya etmeye kadar çok sayıda yasadışı faaliyetlerin içinde yer alan bu ortaklar AK PARTİ'nin kurucularıdır. Bir zamanlar CHP'nin, Adalet Partisi'nin, ANAP'ın, DYP'nin de borazanını çalıp adaletten muaf edilen ortaklar, 2002'den sonra Recep Tayyib Erdoğan tarafından "Adaletten Muaf" edildiler, yargı önüne çıkarılamaz hale getirildiler.

Mafya sözcüğünün lügattaki karşılığı: Yasa dışı işler yapan organize suç örgütü, diğer adıyla: ÇETE... Bu internet sitesinde ILGAZ ÇETE'si ile ilgili okuyacaklarınız, doğrulukları taahhüd edilerek anlatılmıştır. Zaten sırası geldikçe belgelere tanık olacaksınız. Beş senedir belgelerle devletimin ilgili makamlarına suç duyurularında bulunmama rağmen, devletimin ilgili makamları şahsımdan ilettiğim konularla ilgili ifade, bilgi ve belge almadıkları gibi, Ilgaz mafyasını korumak ve kollamak adına şahsıma yüzlerce dava açmışlar, savcı odalarında ve mahkemelerde linç etmişler, 8 sene hapis cezası yüklemişler fakat "deli raporu" aldırmayı "şimdilik" becerememişlerdir. Şahsıma "deli raporu" aldırmaktan başka kurtulma şansları kalmayan bu hainler, öyle sanıyorum ki 27 Ocak 2009 tarihinde şahsıma bu raporu aldırıp, "olması gereken adaletten" ve Kenan'dan kurtulacaklar.

Ilgaz mafyası ortaklarının hobilerini ve fobilerini, bu ÇETE'yi kollamak ve himaye etmek adına şahsıma savaş açanların hangi makamları işgal ettiklerini kısa kısa anlatalım. Devletimize karşı hangi yasadışı eylemlerde bulunduklarını da uzun uzun ayrıntılarla yer verelim:

1. AKP'li Şenol Ilgaz: Evli kadınları parayla kandırarak kendine "metres" yapmakla ünlüdür. İspatlıdır, dileyen bana ulaşsın. Bu hainin hobisi kadın, fobisi Kenan'dır. İki adet cinayeti vardır. Mafya şirketinin başıdır, tüm işleri yasadışıdır. 300 bin YTL harcayarak ve AKP'li delegelere rüşvetler dağıtarak, sahte ruhsatlı 35 kaçak villalasına ruhsat alabilmek için 2002'de Murat Mercan'ı millete "vekil" eyleyen bir sülüktür. Vergi vermeyi hiç sevmez, zaten vermez. Rüşvet yiyeni ve hırsızı çok sever. Çalıştırdığı işçilerini "eşeği" gibi kullanır, sonra da parasını ödemez. "Eşek işçileri" de Şenol Ilgaz'ı önce kireç çukuruna atar, sonra da alıp dağa kaldırır, münasip yerine şişe sokarlar.

2. AKP'li Mustafa Ilgaz: Mafyanın 2 numaralı babasıdır. Hobisi de, fobisi de yoktur. Ot gelmiş ot gitmektedir. İşi gücü, dini imanı paradır. Sahtecilikte üstüne yoktur. Yılmaz Büyükerşen'e yedirdiği milyon dolarlar karşılığında "sahte ruhsatlı" lüks villaları inşaa eden Palet Ltd. Şti'nin sahibidir. 2005 Haziran ayında, "maşaları" Murat Mercan sayesinde TBMM'de sahte ruhsatları inşaat ruhsatına dönüştürülmüş olsa da, yaptığı 35 lüks villanın yakında yıkılacağını bilir. Mafya dünyasında "Baron" lakaplı bu şahıs Osmangazi Üniversitesi'ni talan eden, sahteciliklerle vurgunlar yapan, yaptığı binaların yüzde ellisi hileli olan biridir.

3. AKP'li İsmail Ilgaz. Aslında "zavallı" biridir. Hobisi küfür, fobisi Kenan'dır. Kulağının kesileceği günü sabırla bekler. Metres düşkünü babası yüzünden başına gelmeyen kalmamıştır. Babası yüzünden, Dilek İnşaat Mafyası İsmail Ilgaz'ı otomobille ezik ezik ezmiştir. AKP'nin "meclis kurucu üyesi"dir. Yalancı, sahtekar ve alkoliktir. Uyuşturucu kullanır. Ilgaz mafyasında Audi ve Volkswagen servisinden sorumludur fakat alakası yoktur. Milletvekili Murat Mercan'la beraber, şirketin yasadışı işlerini "yasal" hale getirmek için uğraşır. Kabadayılığı ve tehditi çok sever. Sahtekarlıkta ve küfür etmede üstüne yoktur. Gün görmemiş tehdit ve küfürlerinden örnek verecek olursak: " "Sen hamsalaksın götoğlan." , "Aç dinle korkak pezevenk." ,"Senin de sonun böyle olacak hamsalak.", "Çulsuz ibne", "Vilayet meydanında götüne sokarım.", "Sende sike sürülecek akıl yok." , "Kalan aklını da yakında alacaklar.", "Ananın amına taşı sümüklü", "Ananın amında babasına göt vermiş sümüklü", vs... Utanç içinde okuduğunuz bu küfürlerin sahibi takke giyip namaz kılıyor, 222 isimli restauranttan çıkmıyor, ortağı olduğu BUDA BAR'ın müdavimi... Üstelik bir AKP'li... AK PARTİ'nin kurucu üyesi... Çok şükür cinayeti yok. Fakat her an cinnet geçirebilir. Tabii babası yüzünden...

4. AKP'li Mehmet Ilgaz: Ayyaşın biridir. Viskiyle havyarı, bir de siyah BMW'sini çok sever. Organize Sanayi Bölge Müdürlüğü'nü haraca bağlamıştır. Şirketin "hırsızlık" ve "tokat" işinden sorumludur. "Sarı Memed" lakabıyla "mafya dünyasında" ünlüdür. Allah'ı, Kitab'ı ve bir de babası metres düşkünü Şenol Ilgaz'ı tanımaz. İncesinden bir adet cinayeti ve müthiş bir silah koleksiyonu vardır. Ortak olduğu kendi şirketini soymanın yollarını arar ve işçileriyle birlik olup soyar. Beyin özürlü lüzumsuz biridir.

5. AKP'li Asım Çınar: Mafya içinde geri planda bulunur ve rüşvet vermede üstüne yoktur. "Çınartaş" adıyla başka (medikal) ticari işlerde de bulunur ve tüm yasadışı işleri kitabına uydurur. Ilgaz mafyasının ortak olduğu BUDA isimli BAR'a "extacy" sağlar, bu ticaretten müthiş gelir elde eder. Gençlerimizi zehirleyen bu şahıs ülkemizin geleceği adına tehlikedir. Şimdi ayrıntılara geçelim:



YAPTIKLARI TÜM İŞLERİ HİLELİDİR

Girdikleri tüm devlet ihalelerinde en düşük teklifi vererek işi alırlar ve işin yüzde ellisini hileli yaparak teslim ederler. Bu şekilde her yıl inşaat ve asfalt işinden onlarca trilyon kazanırlar fakat asla vergi vermeyi bilmezler. Özellikle 2000-2005 senesi arasında müthiş paralar kazanmışlardır fakat ne kadar vergi ödemişlerdir, araştırınız.

İnşaat ve asfalt İşlerinde öyle ustaları vardır ki, hileli kısımları asla tesbit edilemez, zamanla ortaya çıkar. Bunlara örnek Subay Orduevi ve Osmangazi Üniversite binalarıdır.

ESKİŞEHİR SUBAY ORDUEVİ'Nİ YENİLEME OLAYI (ÖZET)

Subay Orduevinde ne tür hileler yaptıklarını ve binaya nasıl zarar verdiklerini ilgili tüm makamlara bildirdim. Genelkurmay’a ifadeler verdim. Hüseyin Işık isimli Albay'a ifadeler verirken, Mehmet Gürdoğan isimli bir başka Albay sürekli ifademi kesiyor ve Ilgaz mafyasının avukatlığını yapıyor, kolluyordu. Hatta diyordu ki:" Ilgazlar bu işte kesinlikle para kazanmadılar, zarar ettiler..." Oysa ortada binanın patlatılmış bir kolonu vardı ve özellikle su tesisat kısımları "yenileme" adıyla hep eski ve paslı malzemeler kullanılmıştı. Üstelik bu malzemenin listesini bizzat ben tutmuştum ve tek tek yazmıştım: Yüzlerce çürük ve paslı malzeme... Bildiğim konularda bu Albay beni ikna edemedi ama, yapacağını yaptı ve şahsıma hazırlanmış bir pusunun içinde yer aldı. (Bu olayı TIK'layarak okuyunuz).

İhbarlarımın hemen sonrasında Ilgaz mafyasıyla Albay Mehmet Gürdoğan suçbirliği içine girdi ve Subay Orduevi Yenileme işinde kullanılmış çürük ve paslı malzemeler tek tek değiştirildi. Ya patlatılan kolonla ilgili ne yapmışlardı? Bunu öğrenmek için Genel Kurmay Başkanlığı'na ve Milli Savunma Bakanlığı'na konuyla ilgili dilekçeler yazdım ve ısrarla 3071 sayılı dilekçeme cevap haklarımı talep ettim. Savunma Bakanlığı’nın İnşaat Dairesi ihaleyi verdiği için Genelkurmay işin içinden sıyrıldı ve topu Savunma Bakanlığı’na attı. Savunma Bakanlığı da AKPARTİ’li olduğu için, olan biten tüm konuları kararttı. Çünkü AKP'nin Kurucu Üyesi Ilgaz Mafyasının korunması gerekiyordu. Emir büyük yerdendi, Başbakan'ın sağ kolu Murat Mercan'dan ve Başbakan Tayyib'dendi...

Oysa yedi katlı bu bina 5 şiddetinde bir depreme dayanmazdı. Çünkü AKPARTİ'li Ilgaz mafyası bu binada bir kolon patlattı. Eskişehir deprem bölgesindeydi. Başbakan’dan Adalet Bakanı’na, Savcılık’tan Valimize kadar bu tehlikeli durumu öncelikle duyurmuş ve bu binanın çelik kontrüksiyonlarla güçlendirilmesini istemiştim. Bu bina yıkılır mı, yıkılmaz mı, beş şiddetinde bir deprem sonrasında sonucu hep birlikte göreceğiz. 1999 Gölcük depreminin Eskişehir'deki etkisi çok küçük olmuş ve sadece bir bina yıkılmıştı. 60 kişinin öldüğü bu binanın önceden kolonu kesilmişti. Bu binanın altında bir otogaleri vardı ve sahibi, otomobillerine rahat manevra yaptırmak için bir kolonunu kesmişti. Bu felaketi otogaleri sahibi hazırlamıştı. Subay Orduevi'ndeki felaketi hazırlayan ise Ilgaz mafyasının patronu Şenol Ilgaz...

AKPARTİ'li Ilgaz mafyasının Subay Orduevi'ni güçlendirme ve yenileme çalışmalarını Mehmet Kalfa ve Bayram Usta isimli iki şahıs yaptı. Çok iyi tanıdığım bu şahısların inşaat mühendisliğiyle hiç bir alakaları yoktur. Bu binada kolon güçlendirme çalışmalarında kesinlikle mühendis görevlendirilmedi. Her zaman uyguladıkları kara düzen ile ve hileleri kamufle ile bu bina yenilendi. Bir deprem sonrasında Subay Orduevi çökerse ve adaletimiz Mehmet kalfa ve Bayram Usta'nın yakasına yapışırsa, bu adalet olmaz. Bu şahsılar suçlu değildir. Suçlu olan bu şahsıları yönlendiren, hileleri kamufle ettiren Şenol Ilgaz'dır. Böyle bir felaket sonrasında adaletimizin, yakasına yapışıp hesap soracağı dört kişi vardır: Şenol Ilgaz, Gökhan Karaburun, Murat Mercan ve Başbakan Tayyib...

Ilgaz mafyasının Eskişehir Subay Orduevi'ni yenileme sonrasında en acı kısım: İşin bitiminde Genelkurmay tarafından bu AK PARTİ'li mafyaya “Teşekkür Belgesi” gönderildi. İhbarlarım hiç bir surette kaale alınmadı.

Subay Orduevi konusundaki ihbarlarım sonrasında Ilgaz mafyası tarafından şahsıma bir komplo hazırlandı ve tuzağa düşürüldüm (2004 başları). Mafya patronu Şenol Ilgaz ve adamları şahsıma çok sayıda belge imzalatmaya çalıştılar. Bu belgelerin içinde Subay Orduevi'yle ilgili bir ifade de vardı. Altını imzalatmaya çalıştıkları fakat beceremedikleri bu kağıtta aynen şunlar yazıyordu: "Eskişehir Subay Orduevi'ndeki kolon patlatma işi ve paslı malzemeleri kullanma işi konularında yalan söyledim. Bu iddialarım gerçek dışıdır. Patronlarıma iftira attım. Kamuoyundan ve patronlarımdan özür diliyorum."

Bir arkadaşımın yardımıyla ellerinden kurtuldum ve Eskişehir Çarşı Polis Karakolu'na giderek, hainlerin elinden kurtulmama vesile olan arkadaşımla birlikte ifade verip şikayetçi olduk. Eskişehir Başsavcısı'na hitaben bir mektup yazıp olan biteni anlattım. Eskişehir Başsavcı Vekili Coşkun Mutluer şahsımı makamına davet ederek "ifademi" almak yerine, karakolda verdiğim ifademi yırttı, alay etti, dalgasını geçti. Başsavcı Vekili ile aramda geçen konuşmaları banda kaydettiğim gibi, Şenol Ilgaz'ın silah zoruyla şahsıma imzalattırmak istediği bu belge olayının bir şahiti ve ses bandı da vardır. Bu ses kayıtlarını ve şahidimi AĞIR CEZA MAHKEMESİ'ne saklıyorum. Fakat önce, şahsımı kale alıp dava açacak şerefli bir savcı bulmalıyım. Ara ki bulasın...

Ilgaz mafyası, Subay Orduevi Müdürü Mehmet Gürdoğan'dan ya da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Müdürü'nden temin ettiği ev adresime PTT havalesiyle 375 milyon lira gönderdi (02/04/2004). Bu para neyin karşılığıydı, ihbarlarımın karşılığında mı hak etmiştim? PTT makbuzunu hala saklıyorum. Bir kaç gün sonra da Ilgaz mafyasının üç elemanı evime baskın yaptı. Sonra da "750 kilo hurda çaldığımı" iftira ederek dava açtılar. Bu davanın içinde bir başka iddia daha vardı: "İhbarları asılsızdır, akli ve ruhi durumu yerinde değildir, vesayet altına alınması gerekmektedir." Kirli işlerinden sıyrılmak için şahsıma çamur atan, evli kadınları kirli parasıyla kandırıp kendine metres yapan bu namussuz adam (Şenol Ilgaz)'ın avukatları hep beceriksiz çıktı ve beş senedir şahsıma "deli raporu" aldıramadı. Fakat bu davalarıyla devletin savcılarını ve hakimlerini sahtekar eyleyip oğlumun evini talan ettirdi. Bunların hesabını zaten soracağım. Subay Orduevi Binası çökerse, subaylarımızın ölümüne sebep olursa, bu yazdıklarımı okuyan her kimse şahit olsun ki, devletime müracat edip "cellat" olacağım ve Şenol Ilgaz isimli hainin ipini bizzat çekeceğim. Bu işe Avrupa Kriterleri de engel olamayacak. Görürüz...

OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ'NDEN İHALESİZ ALINAN İNŞAATLAR (ÖZET)

Eskişehir Büyükdere Mahallesi’nin güney ve batı kısmı Anadolu Üniversitesi toprakları içindeydi. Yılmaz Büyükerşen bu Üniversitede Rektör’dü. O zamanlar Dilek İnşaat isimli bir mafya şirketi Anadolu Üniversitesi inşaat işlerini ihalesiz alıyor, kitabına uyduruluyordu. Bir gün Ilgaz AŞ de ihaleye girmek istedi. Dilek mafyası fırsat verir mi? İsmail Ilgaz’ı otomobil ile ezerek gözdağı verdiler.

Mafya Babası Şenol Ilgaz kafasına koymuş bir kere, vazgeçmedi ve Yılmaz Büyükerşen’i kendine benzeterek Anadolu Üniversitesi’nin inşaat işlerini ihalesiz almayı başardı. Ilgaz mafyasına ait olan Tıp Fakültesi Karşısındaki Shell Petrol İstasyonuna Büyükerşen’i ortak ettiler, fakat ortak Büyükerşen’in kızı gösterildi. Karşılığında, senelerce sürecek olan ihalesiz inşaat işleri başladı. Bu üniversite Osmangazi Üniversitesi adını alarak aynı işler devam etti, günümüze kadar geldi. Nejat Akgün Rektör oldu, Hocası Büyükerşen’i kıramadı, aynı işler yine devam eder oldu. Değişen tek şey, Büyükerşen’in alacağı pay Nejat Akgün’e aktarılır oldu. Bu arada Büyükerşen’in kızı ortaklıktan çıkarıldı. Suç ilişkileri karşılıklı olduğu için, kimse kimseden şikayetçi olmadı.

AKPARTİ'li Ilgaz mafyasıyla DSP'li Büyükerşen birçok suç ilişkilerinde yine beraber oldular. Bunları aşağıda okuyacaksınız. Osmangazi Üniversitesi’nin bazı binalarını incelediğimde duvarların çürük olduğu, bazılarının patladığı, dışarıdan bakıldığında iç mekanın patlak duvarlardan görüldüğü tesbit edilebilir. Tekmeyle dahi yıkılan bu duvarlar, depremde ne hale gelir, düşünün. Bu binaların tamamının Sayıştay tarafından müfettişlere inceletilmesi gerekmektedir. Ayrıca hiçbir ihale olmadan senelerce bu inşaat işleri ne şekilde AKPARTİ'li Ilgaz mafyasına peşkeş çekildi detaylı araştırılması gerekiyor. 


ESKİŞEHİR SUBAY ORDUEVİ OLAYI
Bu sayfada okuduğunuz olayların, konuların, cümlelerin ve her kelimenin doğruluğunu taahhüd ederim. Yazdıklarımın içinde ADALET'im bir tek yalanımı dahi yakalarsa, şahsıma verilen her cezaya razıyım. Fakat araştırılır da anlattığım her olayın doğru olduğu ortaya çıkarsa, işte o zaman şahsımı linç eden Adaletin her bireyinden hesap sorarım.

Konulara girmeden önce kısa bir açıklama yapayım: 20 Temmuz 2002 tarihinde Ilgazlar AŞ Çukurhisar Yonca Asfalt Tesislerinde "bekçilik", aynı zamanda mecbur olmadığım halde bilgisayarlı "TIR kantarı tartımcısı" olarak çalışmaya başladım. Fakat öyle tuhaf şirketti ki, patronlarımın yasadışı işlerine, hırsızlıklarına, cinayetlerine 15 ay sabredebildim. Üstelik işçileri Eskişehir Subay Orduevi'nde bir kolon patlatıldığını söylediklerinde, acıma duygularını yitirmiş bu patronlarla iplerimi kopardım ve işyerimden ayrılmadan, bir çok konularda şahit olduğum yasadışı işlerinin belgelerini toplayarak ihbar etmeye karar verdim. Mafyadan hiç bir farkı olmayan bu işyerinden ve ailemle birlikte kaldığım şantiye içindeki evden, 20 Eylül 2003 tarihinde, Eskişehir Organize Sanayi Bölge Müdürü Ali İhsan Karamanlı'nın yardımıyla kurtuldum. Şahsıma yardımcı olan Ali İhsan Karamanlı inkar ederse, telefon konuşmaları da dahil aramızda geçen tüm konuşmalar ses bantlarında mevcuttur, uzmanlarca incelenmesini talep edeceğim. Burada Ilgaz mafyasının hırsızlıklarına birkaç örnek verelim:

2003 asfalt sezonunda Ilgaz mafyasına ait ve ruhsatı olmayan döküntü Fatih marka kamyonlardan ikisi asfalt taşırken, 06 LFS 70 plakalı kamyonları hiç bir zaman Organize Sanayi Bölgesi TIR PARKI'na asfalt götürmedi. 22 ton asfaltı dahi götüremeyecek olan bu kamyona sahtekarlık yapılarak 34 ton mal yüklendi. Yani faturada. Gelin hep birlikte ve NOTER huzurunda Ilgaz mafyasına ait bu 06 LFS 70 plakalı hurda kamyona 34 ton asfalt yükleyelim, yerinden kımıldayabilecek mi, hep birlikte görelim. Yüz binlerce ton hayali ihracattan 500 tonluk kısım:

Eskişehir Organize Sanayi Bölge Müdürü Ali İhsan Karamanlı, 34 plakalı bu iki beton mikserinin fotoğrafını çekerek belgelediğini söyledi. Bu belgeleri ve bilgileri şahsımdan alıp, hainlere dava açacak bir babayiğit var mı acaba? Yok mu?

Ali İhsan Karamanlı'nın Bölge Müdürü olduğu Organize Sanayi Bölgesi'nden hırsızlık yapılmıştı ve bunu belgeleyip ihbar etmiştim. Bu hizmetimin karşılığında bu müdür şahsıma iş verdi, ailemle kalabileceğim kiralık bir ev tutmama yardımcı oldu. Sonrasında Milliyetçi duygularım kabardığı gibi, geceleri de uyku uyuyamaz olmuştum. Dört ay boyunca hem çocuklarımın başına gelebilecekleri, hem de Subay Orduevi'nin yıkılabileceğini düşündüm. Çocuklarımı feda etmeye karar verdim ve bir dilekçe yazarak Eskişehir Subay Orduevi Müdürü'nün makamına çıktım, yasadışı işleri anlatan bir dilekçe teslim ettim:

Bu dilekçemden bir ay sonra Ilgaz AŞ'de "kepçe operatörü" olarak çalışan Ali İhsan Sertel ile karşılaştım. Subay Orduevi ile ilgili ihbarımı öğrenen Ilgaz soyadlı ortaklar şahsıma çok sayıda dava açmıştı. Fakat çocuklarımı korumak adına ikamet adresimi her kimseden sakladığım için tebligatlar şahsıma gönderilemiyordu. Bu mahkemeyi arayıp bulmaya ve davaya katılmaya karar verdim. Ilgaz AŞ'de çalıştığım 15 ay içinde hangi olaylara şahit olduğumu ayrıntılarıyla yazarken, 2004 Nisan ayının ortalarında Eskişehir Subay Orduevi'nden telefonla arandım ve davet edildim.

Subay Orduevi'nde şahsımı bir Albay ve iki asteğmen karşıladı. İhbar mektubumla ilgili Genel Kurmay Başkanlığın'dan geldiklerini ve ifademi alacaklarını söylediler. İfade alma işi karşılıklı konuşma ve sohbet havası içinde geçti.

İfademi alan şahısın ismi Albay Hüseyin Işık idi. İki asteğmen odada yoktu fakat Subay Orduevi Müdürü Albay Mehmet Gürdoğan sürekli odaya girip çıktı ve anlattığım bir çok konuya müdahale etti. Ne anlatırsam hemen çürütmeye çalışıyor, Ilgaz AŞ ortaklarını sürekli koruyordu. Devletin çıkarlarını değil de bu beş adet hainin avukatlığını yaptı durdu. Dedi ki: "Ilgazlar bu yenileme işinde para kazanmadı, zarar ettiler..." Ilgaz AŞ ortaklarını çok iyi tanıdığımdan: "İhaleyi çok ucuz fiyatla kapatırlar fakat işlerinin yarısı hep hilelidir. Buyurun araştırın. Bu binanın sıhhi tesisat işlerinde bile yüzlerce çürük ve paslı malzemeler kullandılar. Bunların listesini ben tuttum. Gördüklerime mi inanayım, size mi?"

Albay Hüseyin Işık'a "Dilekçemde yazdıklarım tamamen doğrudur. Yalan söylemem için bir sebep yok. Bu dilekçeyi yazabilmek için dört ay düşündüm. Vicdanım rahat değildi. Üstelik çocuklarımın ve benim başıma gelebilecek her şeyi göze alarak sizlere ulaşmaya çalıştım. Ben görevimi yaptım, bundan sonrası sizin bileceğiniz iş" dedim ve Ilgaz AŞ ortaklarının açmış olduğu mahkemeye sunmak için hazırladığım yazılı savunmanın bir örnek CD'sini Albay Hüseyin Işık'a teslim ettim. CD'yi Asteğmenlerden birine vererek çıktısını istedi. 12 sayfalık dilekçemi baştan sona okudu. Subay Orduevi'nden ayrıldım. 2004 Nisan ayının ortalarında gerçekleşen bu ifade işinde teslim ettiğim CD'nin ve içeriği savunma dilekçemin Albay Hüseyin Işık'tan alınarak aşağıdaki kopyası ile karşılaştırılması gerekmektedir.

Kendi pisliklerini kapatmak için şahsıma iftira atan, 750 kilo hurda çaldığımı iddia eden, akli ve ruhi durumumun yerinde olmadığını ispatlama yollarına giderek hainliklerinden kurtulmaya çalışan bu beş adet vatan haini, yukarıdaki dilekçem ellerine geçtikten sonra geri adım attılar ve davalarını geri aldılar. Bu namussuzlar hem şahsımın hırsız olduğunu iddia ederken, ardından da şahsıma 375 milyon TL havale ettiler. Madem ki ben hırsızım, neden bana para gönderiyorsun kardeşim? Ilgaz mafyasından ayrıldıktan tam 7 ay sonra gönderdiğiniz bu 375 milyon TL neyin nesi?Pislikleriniz ilgili makamlara ihbar etmemin ödülünü mü gönderdiniz?

Şahsımı "750 kilo hurda çalmakla" suçlayıp karakolda ifademi aldıran bu hainlerle savaşmaya, bildiğim belgeli pisliklerini cümle aleme sunmaya karar verdim. Çünkü hırsızlar sürüsü tarafından "hırsızlıkla" suçlanmak çok ağırıma gitti. 2004 Nisan ayının sonlarına doğru şahsıma bir aracı gönderdiler (Bu iyi niyetli aracıyı şimdilik deşifre etmek istemiyorum). Bu aracının getirdiği teklif aynen şuydu: "Üç-beş milyar verelim, deliliklerinden vaz geçsin, ekmek yediği kapıya sıçmasın... Yoksa mahkemelerde sürüm sürüm süründüreceğim." Ben de aynen şu cevabı gönderdim:"Söyle o hainlere, hırsızlıkların ve cinayetin bedelini parayla değil, hapisle ödeyecekler... Ellerinden geleni ardına koymasınlar."

Bu aracının geldiği gün Eskişehir İl Kültür Müdürü'ne çıktım, sözlü ihbarlarda bulundum. Fakat sayın Müdür gereğini yapmak yerine beni Gazetelere, Savcılığa ve Vali'ye yönlendirdi. Ben de en son önerdiğini uygun gördüm ve ertesi günü dilekçemi yazdım. Sayın Eskişehir Valisi ile birlikte dört gazeteye de gönderdim. İşte:
26/04/2004

Sayın Vali'm,
Eskişehir'de Ilgazlar AŞ'nin sahibi Şenol Ilgaz'ın yaptığı Ilgaz Villaları (Eski Basma Fabrikası yanı) sit alanına girmektedir.

Orada bir höyük vardır. Villaların temelleri kazılırken, bir çok tarihi eser bulmuşlardır. Şenol Ilgaz, bulduğu tarihi eserlerden bir kısmını villasının temeline gömdürmüş, bir kısmını satmıştır.

Bu şahısın geçmişi araştırılırsa, olayların ortaya çıkacağı malumdur. Bu tarihi eserler kazı sırasında, ilk bulunduğu zaman ihbar edilmiş, suçunu vaadlerle ve para karşılığında işçilerinden birinin üstüne sarmıştır. Şenol Ilgaz da bu şekilde suçlanmaktan kurtulmuştur.

Her birinin değeri trilyonları bulan bu villalara imar iznini hangi kurumların verdiğini araştırmanızı arz ve talep ediyorum. Kanunlarımıza göre sit alanı ilan edilen topraklarda izinsiz kazı yapmak, temel açmak, bina yapmak suçtur, çivi dahi çakılamaz. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kanunları, Devlet arazisi üzerine gecekondu yapıp, sonra da belediyeler tarafından yıkılanlar için varsa, Şenol Ilgaz ve ortakları için de olmalıdır. Eğer yoksa, bu kimseler kendilerini kanunların üstünde görürler ve kendilerince bir devletçik yaratırlar. Kendi menfaatleri doğrultusunda kanunlar ve kurallar koyarlar.

Devlet içinde devlet suçtur. Ülkemizde her kimse Türkiye Cumhuriyeti Kanunları'na uymayıp, kafasına göre birer devletçik kursa, ülkemizin geleceğinin ne olacağı malumunuzdur.

Araştıracağınızı ve gereğini yapacağınızı umuyorum
Saygılarımla...
Kenan AKKUŞ


Sayın Vali Kadir Çalışıcı, bu dilekçemi işleme soktu ve bir hafta sonra Eskişehir İl Jandarma Komutanlığı'ndan telefonla arandım. Arayan Yüzbaşı Volkan Yılmaz'dı. Dilekçemle ve söz konusu sit alanıyla ilgili bilgiler verdim, aynı zamanda da bu subaydan bilgiler aldım. (Bu bilgileri sonraki sayfalarda ayrıntılı aktaracağım)

20/05/2004 tarihinde Başbakan Recep Tayyib Erdoğan'a hitaben çok kısa bir dilekçe yazdım. Kolonu patlatılan Subay Orduevi'nden, bir cinayetten, birinci dereceden korunması gereken sit alanına yapılan villalardan ve yağmalanan tarihi eserlerden söz ettim. Ayrıca, Eskişehir Başsavcılık Makamı'na gönderilmesi için ayrıca cinayet ihbar dilekçesi yazdım. Aynı tarihte Uğur Dündar'a da postaladığım Başbakanlık Makamı'nda işleme tabi tutulan bu dilekçeyi gönderdiğimin ispatı fotoğraflar bölümünde mevcut.


ILGAZ MAFYASININ CİNAYETLERİ

Aynı zarf içinde gönderdiğim cinayet ihbarı dilekçem işte:

Aşağıdaki dilekçeyi Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı'na, ihbarımın kaale alınıp araştırılması için Başbakanlık Makamı aracılığıyla gönderdim. Ayrıca aynı dilekçeyi, takip etmesi için Sayın Uğur Dündar'a aynı tarihte postaladım. Lokantalarda hamamböceği kovalamaktan fırsat bulamayıp, bu cinayete zaman ayıramayan Sayın Uğur Dündar'a, Türk Milleti adına "sitemlerimi" sarkıtırım.

20 / 05 / 2004

Başbakanlık Makamı Aracılığıyla,

Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı'na,

2002-2003 yıllarında ILGAZLAR AŞ, ESKİŞEHİR-ÇUKURHİSAR YONCA ASFALT ŞANTİYESİ'nde bekçilik, aynı zamanda bu işyerinde TIR KANTARI tartımcısı olarak çalıştım.

Dilekçem, ILGAZLAR AŞ sahibi Şenol Ilgaz'ın oğlu Mehmet Ilgaz'ın, kendi şirketlerinde "usta olarak" çalıştırdıkları KOCA USTA lakaplı (ismini bilmiyorum) şahısın ölümüne sebep olduklarıyla ilgilidir. KOCA USTA lakaplı şahısı tanımıyorum. BU dilekçeyi vicdanımı rahatlatmak için veriyorum.

Koca Usta'nın kaza yapıp öldüğü gecenin akşamı, TIR kantarında asfalt yüklü kamyonları tartıp çıkışını yapıyordum. Kamyon sayısı az olduğu için, Eskişehir'e gidip geri gelmeleri iki saati buluyordu. Bu saatler içinde kantarda, kamyonların dönüşünü beklemem gerekiyordu. Boş oturmaktan sıkıldığım için, 50 metre ileride asfalt makinasının kontrol kabinine iniyordum, asfalt üretiminden sorumlu Metin ve kepçeci Ali İhsan Sertel ile vakit geçiriyordum. Bazen onlara çay demliyordum, çay bardaklarını yıkıyordum. Asfalt işinin geç saatlere kadar devam edeceğini söylediler. Fakat diğer taraftan bitüm'ün (asfalt malzemesi, zivt) az olduğundan söz ediyorlardı. Gece saat 1'de iş biter diyorlardı.

Akşam saat 9 gibi Mehmet Ilgaz, mavi Volkswagen otomobil ile geldi. Mehmet Ilgaz asfalt makinasının kabinine girince dışarı çıktım, kabin kapısı kenarında bekledim. Metin "Bitümün az olduğunu, kamyonlara iki tur daha yaptırabileceğini" söyledi. Mehmet Ilgaz "mazotun durumunu" sordu. Metin, mazot tankına gidip kontrol ettikten sonra Mehmet Ilgaz'a "200-300 litre var" dedi. Mazotun bu iş için yeterli olduğunu, bitümün az olduğunu tekrarladı. Mehmet Ilgaz:"Usta'ya telefon edeyim de 500 litre mazot getirsin" dedi. Metin:"Mehmet Bey, mazot yeter. Koca Usta'yı bu saatte ayık bulamazsın zaten, rahatsız etme adamı" dedi. Bu sırada Ali İhsan, munkere kum doldurmak için kabinden ayrıldı. Mehmet Ilgaz da kabinden dışarı çıktı, cep telefonunu tuşladı: "Usta ben Mehmet, mazot azalmış, 300-500 litre al da gel" dedi. Usta mazotu getirmek istememiş olacak ki: "Başlarım senin kafanın kıyaklığından, hıyar, benim kafa da kıyak. Gecenin bu saatinde ben burdayım. Kalk gel, zıkkımlandığından burada da var" derken, Metin'in viskisinden ve dolapta bekleyen bira şişelerinden bahsediyor olmalıydı. Telefondan sonra Metin:"Mehmet Bey, mazota ihtiyacımız yok, telefon et usta gelmesin. Gece vakti bir yerlere vurur bu adam. Adama da yazık, arabana da..." dedi, Mehmet Ilgaz:"Si.... arabayı, biraz muhabbet ederiz, iki tek içeriz, sen arabayla evine bırakırsın" dedi. Gece saat on buçuk gibiydi. Bu sırada kiralık kamyonlar asfaltı boşaltıp gelmişti. Tır kantarına gittim, sırayla kiralık kamyonları ve şirkete ait iki kamyonu tartıp gönderdikten sonra, Koca Usta'nın kaza yaptığını haber alıncaya kadar kantar kabininden ayrılmadım.

Mehmet Ilgaz otomobiliyle son sürat gitti. Ardından Metin, şirkete ait Reno Toros'la gitti. En son Ali İhsan, kepçeyle giderken kantarın önünde durdu, beni çağırdı. Koşarak yanına gittim "Hayrola, ne bu telaş?" diye sordum. Ali İhsan:" Ya ağabi, Koca Usta mazot getirirken, Satılmışoğlu Köyü'nün yakınında elektrik direğine vurmuş. Adam pisi pisine gitti. Halbuki Metin o kadar da söyledi Mehmet'e, adam bu saatte sarhoştur, mazotu getirtme diye." "Ölmüş mü?" diye sordum, "Bilmiyorum, Jandarma telefon etti, adamı hastaneye kaldırmışlar" dedi ve kepçeyle hızla uzaklaştı.

Saat gece yarısını geçmişti. Ali İhsan kepçeyle birlikte şantiyeye döndü. Kepçeye bağlı hurda yığını kırmızı bir arabayla. "Hastaneye telefon ettiklerini, Koca Usta'nın durumunun çok ağır olduğunu, sabaha çıkmaz dediklerini" söyledi. Ali İhsan vicdanlı biriydi:"Metin o kadar söyledi bu adam sarhoştur, çağırma diye. Pisi pisine gitti, yazık oldu ustaya" diyordu. Çok üzülmüştük fakat yapacak bir şey yoktu.

"Koca Usta araba kullanmasını biliyor muydu? Ben bu adamın arabayla buraya malzeme getirdiğini hiç görmedim" dedim. Ali İhsan:" Ya ağabi, Mehmet'in salaklığından, alkollü adama araba mı teslim edilir? Hem de mazot yüklü..." dedi, sonra Metin geldi Toros'la, Ali İhsan'ı alıp gittiler.

Sabah 5'te şantiyeye Şenol Ilgaz geldi, başka bir Toros'la. Yanında makam şöförü Mahmut vardı. (Daha sonra bu makam şöförünü tekme tokat işten attığını görmüştüm). Hurdaya dönmüş mazot tankerinin yanına gitti, ben de koşarak yanına gittim. Koca Usta'ya ana-avrat dümdüz gidiyordu. "Pezevenk belasını buldu, geberdi gitti, güzelim arabayı da götürdü" diyordu. Makam şöförü Mahmut bulunup, sorulabilir. Hurda arabasını uzun uzun inceledikten sonra benden ifade almaya başladı:"Akşam neler oldu burada? İçtiler mi? Mazot hiç mi yoktu da sarhoş adamdan mazot istediler? Küfürle karışık sorularına sürekli "Bilmiyorum" diyerek karşılık verdim. Sonra asfalt makinasına indi. Yanında makam şöförü ve ben. Mazot tankına çıktı, içine baktı, küfürleri sıralamaya devam etti:"Burada 500 litre mazot var. En az üç gün gider. Bu adamı bunlar niye çağırdı, içki içmeye mi?" diye bağırdı, sonra asfalt makinası kabinine girdi, yarım şişe viskiyi, dört şişe açılmamış birayı gördü, sinirleri on kat daha kabardı. Bana sürüyle soru soruyordu. Cevap versem dövecek, sessiz kalmayı tercih ettim. Sonra küfürleri sıralaya sıralaya arabasına bindi, gitti.

Aynı günün akşamı iki adam geldi otomobille. Koca Usta'nın yakınlarıymış. Hurda mazot tankerini görmek istediler, "Başınız sağolsun" diyerek hurda yığının yanına götürdüm. "Akşam böyle mevzular oldu, fakat söyleyemiyorum, acınız azalsın, ben sizi bulur söylerim" diyordum içimden. (Ilgaz AŞ isimli bu suç şirketinden ayrılır ayrılmaz, ilk işim bu oldu zaten. Koca Usta'nın evini buldum fakat eşi, evini kiraya vermiş, Muş-Varto'da polis olan damadının yanına taşınmıştı. Koca Usta'nın ağabeyini tesadüfen buldum. Konuyu anlattım, şikayetçi olmaları ve şahsımı da şahit göstermelerini istedim. Bu yaşlı adam, cinayete kurban giden kardeşinin eşiyle telefonda görüşerek olayları anlattı. "Ilgaz mafyasıyla uğraşılamıyacağını, Belasını Allah'tan bulmasını, acılarını sineye çektiklerini" söylediler. "Ilgaz mafyasının yakasını bırakmayacağımı, yasadışı tüm icraatlarıyla birlikte bu cinayetin hesabını soracağımı" kendilerine arzettim. Koca Usta lakaplı Ruhi Güner'in alkolik olduğuna ve alkol tedavisi gördüğüne dair belge istedim. Şimdi bu belge şahsımda.)

Ali İhsan Sertel (Ilgaz'ın iş makinaları kullanan kepçecisi), merhametli fakat patronuna bağlı bir adamdır. Anlattıklarımın doğru olduğunu söylerse, merhametinden, yalan olduğunu söylerse, Şenol Ilgaz'a bağlılığındandır. Mehmet Ilgaz'ı hiç sevmez. Bu anlattıklarımı itiraf edebilir. Ali İhsan Sertel'i Mehmet Ilgaz işten atar, ertesi gün Şenol Ilgaz işe geri alır. Çünkü işini iyi yapar. İş makinaları kullanma ehliyeti olmasa da, iş makinalarını kullanmada üstüne yoktur. Ayrıca Şenol Ilgaz'ın bol miktarda "sır"larını bildiğinden, Ali İhsan'ı işten atmak işine gelmez. Metin ise bildiğini okur. Paradan çok içkiye önem verir. Servet sahibi olmuş, içki yüzünden bunları kaybetmiş uçuk biridir. Eşiyle boşanmasına sebep içkidir. Mehmet Ilgaz her gün Metin'e bir şişe kaliteli viski alır, birkaç paket Malboro alır, karşılığında "bitüm hırsızlığı" yaptırır. Metin, içkili kafayla yüksek gerilim hattı direğinin tepesine çıkar, tamirat yapar, ölümle oyun oynar. Kısacası hayatında beklentisi olmayan biri. defalarca alkollü araba kullanmaktan ehliyetine el konulmuştur. Alkol alan insanları kendine dost sayar. Merhametlidir.

Yukarıda anlattığım üzere, Koca Usta lakaplı Ruhi Güner, bile bile ölüme gönderilmiştir. Gönderen Mehmet Ilgaz'dır.

Yüce Türk Adaleti'nin gereğini yapacağına inanıyor, saygılarımı sunuyorum.

Kenan AKKUŞ

Ruhi Güner'e ait daire, eşi tarafından kiraya verilmiş ve eşi Varto'daki kızının yanına taşınmıştır. Kiraya verilen bu dairenin tam adresi: Uluönder Mah. Şahap Sok. Gençler Apt. Kızının telefonu: (İlgilenecek makamlar şahsımdan alabilir)

Başbakanlığa sunduğum bu dilekçemle ilgili kamu görevini yapmamış, ısrarlı ihbarlarım sümenaltı edilmiş, susturulmak için şahsıma bol keseden "hakaret davaları" açılmış, "gıyabımda" hapis cezaları yağdırılmıştır. Başbakanlık Makamına sunduğum bu dilekçemin akibetinin meçhul olduğunu kamuoyuna duyuruyorum ve mahkemelere sunduğum, ancak bu mahkemelerde hakimler ve savcılar tarafından sürekli örtbas edilen açıklamalarımı bir kez daha yazıyorum:

Başbakanlık Makamı'na yazmış olduğum 20.05.2004 tarihli dilekçemdeki dört konudan biri, şimdi aktaracağım cinayeti içermektedir. Şirketlerinde "usta" olarak çalıştırdıkları ve "alkolik" olduğu belgelerle sabit Ruhi Güner isimli şahısı bile bile ölüme gönderdiklerini ayrıntılarıyla Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı'na da bildirdim. Bu olaya bizzat şahit olduğumu ilettiğim Başsavcı Vekili Coşkun Mutluer, bu cinayetle ilgili bilgi almak yerine şahsımla alay etmiş, dalgasını geçmiş, sonra da "akli ve ruhi durumumdan" şüphe duyarak Adli Tıbb'a sevketmiştir.

Şahit olduğum bu cinayetin aydınlanması için yardım istediğim Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılık Makamı, bu cinayeti aydınlatmak yerine, şahsımın "deli" olduğunu isbat için büyük bir gayret içine girerken, aynı konuda şahsıma "deli" raporu aldırmaya çalışan AKP'li Ilgaz mafyasının servet sarfettiği makamlar da şahsıma "deli" raporu aldıramamıştır. "Akli ve ruhi durumumun yerinde olmadığı, vesayet altına alınmam gerektiğiyle" ilgili davaları mahkemelerde reddedildi. (27/05/2005 tarihinde Esk. 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nde reddedildi. Hakimin şahsımı "tutuksuz olarak yargılanmasına" karar verdiği ara kararda reddedilen davalara da yer verildi. Hazırlık No:2005/6139 ve Esas No: 2005/401... Daha sonra bu dava uzun süre kayboldu. Cumhuriyet Başsavcılı'ğına ısrarla suç duyurlarında bulundum. Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı, "onanması için" YARGITAY'a göndermiş. Yargıtay 4. Ceza Dairesi de bu davayı bozup geri göndererek "yargılanmanın kaldığı yerden devamını" talep etmiş. )

AKP'nin kurucusu Ilgaz mafyasının istekleri doğrultusunda kirli oyunlara alet olan Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı, bizzat ihbarda bulunduğum iki cinayetten biri olan Ruhi Güner davası ile ilgili ne yapmıştır, ifadelerinin alınması... Cinayete kurban giden bu şahısın kaza esnasında aşırı derecede alkollü olduğunu, Çukurhisar Jandarma Karakolu'nda tutanakların, AKP'li Ilgaz mafyasının istekleri doğrultusunda yazıldığını, hiç bir surette otopsi yapılmadığını, üstelik bu şahısın "alkol tedavisi gördüğünü" isbat eden belgelerin varlığını bildirdiğim halde, o zamanın Adalet Bakanı Cemil Çiçek ne yapmıştır, ifadesinin alınması...

Bu cinayetleri örtbas etmekten başka ne yapmıştır ülkemizin Atatürkçü Başbakanı Recep Tayyib Erdoğan? Dört senedir iddia ettiğim gibi, Ruhi Güner isimli şahıs, Ilgaz mafyası içinde şöför olarak değil, motor ustası olarak senelerce çalıştı. "Alkolik" olduğuna dair raporlar olmasına rağmen, Ilgaz mafyasının dört numaralı babası Mehmet Ilgaz, önünü dahi göremeyen bu şahısı mazot yüklü tankere zorla bindirdi. Önünü dahi görmeyen bu şahıs da mazot yüklü tankerle elektrik direğine çarparak cinayete kurban gitti. Bu ifadelerimi doğrulayacak dört adet görgü şahidi vardır. Bunlardan ikisi hala Ilgaz Mafyası içinde çalışmaktadır.

Israrla suç duyurularıma devam etmem sonrasında, Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı, bu olayda Ilgaz mafyasının suçlu olmadığını tarafıma yazıyla bildirmiş, şahsımdan ifade almak yerine internet sitelerimdeki iki adet cinayeti kasıtlı olarak birbirine karıştırmış, sümenaltı etmeye çalışmıştır. Bu iki cinayetle ilgili ısrarla şahsımdan ifade alınması taleplerim reddedilmiş, Ilgaz mafyası korunmaya devam edilmiştir, cinayetler zaman aşımına uğratılmaya çalışılmıştır. Savcıların görevi adaleti yanıltmak değil, suçlu olanı adalete teslim etmektir. Bu olayın, tarafsızlığını yitirmiş Adalet Bakanlığımızca değil, İnsan hakları mahkemelerinin özellikle incelemesini beklemekteyim. Dört senedir ilgili makamlara sunduğum ayrıntılı dilekçelerimin Ağır Ceza Mahkemesinde incelenmesi gerekmektedir. Ruhi Güner'in eşi, kızı ve polis olan damadı, AKPARTİ'li Ilgaz mafyasından korktukları için davacı olmamışlardır.

Makamına giderek bizzat şikayetlerimi ilettiğim Başsavcı Vekili Coşkun Mutluer'in şahsıma söylediklerini, isbat edeceğimi taahhüt ederek aynen aktarıyorum: "Mektubunun hiç bir tutar yanı yok. Kim okusa sana deli olduğunu söyler. Hani hırsızlığın belgeleri, göster bakalım? Bir adam ölmüşse sana ne? Yok mu bunun ailesi, onlar şikayetçi olsun. Sana ne oluyor? Kaçak villalar hani nerede? Hangi paftada, hangi parselde? Deli zırvalarıyla oyalama, vaktim yok. Çarşı polis karakoluna ifade mi verdin? Hadi isbat et? (Şahitimle birlikte verdiğimiz dilekçeleri yırtıyor. Yırttığı bu dilekçelerin içeriği: Şenol Ilgaz ve çetesi şahsıma pusu kuruyor, zorla bir çok belgeleri imzalatmaya çalışıyor. Bir şahit ve ses kayıtları mevcut.)" Başsavcı Vekili'nin de ses kayıtları şahsımda mevcuttur.

Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Savcı Cemal Gürsel Sarıca ismiyle şahsıma postaladığı bu açıklamayı okudunuz. 20/05/2004 tarihli Başbakan'a sunduğum ifademi ve ardından ilgili makamlara sunduğum açıklamaları da okudunuz. Bu cinayetle ilgili Eskişehir Başsavcılık Makamı hiç bir surette bu olay ile ilgili ifademi almadığı gibi, bizzat ifade verme isteklerimi reddetti. Yukarıda altını çizerek sunduğum "maktülün ölümünü PTT'den emekli bir şöför olan Müeyyid isimli şahısın para karşılığında üstlendiğini iddia etmiş ise de..." Yukarıda anlattığım üzere, böyle bir ifademi okudunuz mu? Başsavcılık, her zaman olduğu gibi ihbarlarımı karartmanın yollarını aradı. Bu şahıs şöför değil, alkol bağımlısı bir motor ustasıdır. Alkolik olduğunun belgeleri vardır.

Kaza yaptığı gece önünü göremeyecek derecede alkollü olduğunu söyleyecek 4 adet şahit 5 senedir ifade vermek için hala bekliyor. Aşırı derecede alkollü olan bu şahsın, mazot yüklü tankere zorla bindirildiğini söyleyecek iki adet görgü şahidi ifade vermek için hala bekliyor.

Kasıtlı olarak otopsi raporu dahi alınmadığı gibi, Çukurhisar Jandarma'daki yetkililer, Cani Mehmet Ilgaz'ın ifadeleri doğrultusunda tutanak düzenledi. Çünkü daha önce Çukurhisar Jandarma'ya çok kıyak geçti. Bu kıyak kısmı öğrenmek isteyen savcılarım, cinayetle ilgili başka bilgileri de şahsımdan bizzat almalıdır.

İfadelerimi İnternetten alanlar, işte örnekte görüldüğü gibi işine geldiği şekilde karartmaya devam ediyor. "PTT'den emekli Müeyyid" kısmı, bir başka cinayete aittir. Bu cinayeti işleyen de Şenol Ilgaz'dır. Bu cinayetin içinde kırmızı bir Mercedes ve rüşvetle susturulan bir görgü şahidi Savcı vardır. İşlediği cinayeti "PTT'den emekli Müeyyid'in" sırtına para karşılığında ve vaatlerle yüklemiş, cinayetten sıyrılmıştır. Senelerce cezaevinde yatan Müeyyid, cezaevinden çıktıktan sonra Şenol Ilgaz'ın yakasına yapışmış, Şenol Ilgaz'ın vaadettiği paraların ve yerine getirmediği konuların hesabını sormak istemiş, fakat kısa bir süre sonra ölmüştür. Ölmüş müdür? Öldürülmüş müdür? Eğer şerefiyle görevini yapmak isteyen bir savcımız hala kaldıysa, işte bu üçüncü cinayeti belgelerle şahsımdan öğrenebilir. Buyurun, bekliyorum...

Başsavcılığın şahsıma gönderdiği belgeden anlaşılıyor ki: malımızı, canımızı, namusumuzu Devlet adına korumak ve kollamak adına maaş alan ilgili tüm makamlar, görevlerini beş senedir yapmamaktadır. Beş senedir ısrarla anlattığım "Devlet Büyükleri"m, ihbarlarımı araştırmak yerine, ILGAZ soyadlı namussuzlar sürüsünün Ak Parti kurucusu olmaları sebebiyle cinayetleri, hırsızlıkları, sit alanı yağmacılığını, tarihi eser kaçakçılığını, horumları, karaparaları, sahtecilikleri, rüşvetleri ve uyuşturucu ticaretini görmek istememekte, Türkiye Cumhuriyeti'nin sorumlu bir vatandaşını linç etmeye devam etmektedirler. Bu namussuzları ihbar etmekle aslında "devlet memurlarına" hakaret ettiğim iddia edilip hapis ve para cezaları yağdırılmaktadır. Milli servetlerimize sahip çıkmamın ve yaşanan yasadışı işleri ihbar etmemin karşılığı şu anda 8 sene hapis cezasıdır. Bir başka ülkede olsaydım, devletimin yetkilileri şimdi onur madalyası verirdi. Ben madalya falan istemiyorum kardeşim. Münasip yerlerine soksunlar. Fakat önce bu vatan hainliklerine bir nokta koysunlar.

Yukarıdaki belgenin en sonunda diyor ki: “CMK’nun 172 ve 173. maddeleri gereğince, kararın bidirim tarihinden itibaren işleyecek 15 günlük yasal süre içinde Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz yolu açık olmak üzere” diyor. Yani demek istiyor ki Eskişehir mahkemelerinin itiraz etme yeri, yani üstü Kütahya mahkemeleri…

Kütahya’ya giderek Başsavcısı Cemil Kuyu ile görüştüm. Eskişehir’deki yasadışı işleri ve cinayetleri makamında anlattım. Eskişehir Başsavcısı ve Başsavcı Vekilinin taraflı davranarak suçları örtbas ettiğini ilettim ve yardım istedim. Hatta reddi hakim talebinde bulunduğumu ve bunun kabul edilmediğini, bu sebeple Kütahya’ya yerleşip mahkemelere Kütahya’dan katılmak istediğimi, bu konuda yardımcı olmalarını istirham ettim. “Eskişehir savcılarının ve mahkemelerinin amiri ben değilim, mahkemeleri Kütahya’ya taşıman da mümkün değil, Adalet Bakanlığı Ceza işleri Genel Müdürlüğü’ne şikayetlerini ilet” tavsiyesinde bulundu ve uğurladı. Madem ki böyle, Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı neden "itiraz hakkımı" Kütahya'ya sunmamı talep ediyor? Kimler kimlerle dalgasını geçiyor, Allah bin türlü belasını versin...

Kütahya Başsavcısı’na hitaben yazdığım dilekçe işte: 057.htm

Adalet Bakanlığı Ceza işleri Genel Müdürlüğü’ne çok sayıda dilekçe yazdım ve her defasında bu suçlu şahsılar araştırılmadan AK’landı. Şahsımdan ifade alan Baş Müfettişler susturuldu. Bu müfettişlerden biri Şevki Arkar. Bu müdürlükteki Ramazan Kaya isimli hakimle makamında bizzat görüştüm, konulardan haberi olmadığını, fakat altındaki imzanın kendisine ait olduğunu söyledi. Yani bu dilekçeler işleme girmedi ve usulen şahsıma “soruşturmaya yer olmadığına” cevapları geldi. Şahsıma gönderilenleri tıklayarak inceleyiniz: 024.htm

AKP’nin boyunduruğu altındaki Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nden farklı bir şey mi bekledim acaba? Cinayetler dahi kapatılıyorsa bu memlekette, söyleyecek tek sözüm kalıyor: Allah belanızı versin… Büyükerşen gibi barsak kanserine yakalanırsınız da kan sıçarsınız inşallah... Amin...


Başbakanlık Makamı'na 20/05/2004 tarihli mektubumdan sonrasına devam edelim:

Dilekçemi kale alan Başbakan, konuyu araştırmak üzere Eskişehir Valilik Makamı'nı görevlendirir. Şikayet ettiğim makamlara dilekçeler yazılır ve "3071 sayılı dilekçeye cevap hakkı kanunu" çerçevesinde, şahsıma da bilgiler gönderilmesi talep edilir. Konuyla ilgili şahsıma bilgi gönderen sayın Vali, gönderdiği yazının köşesine kırmızı damgayla GİZLİDİR ibaresini iliştirir. Bu makamlar şunlardır: 1).Subay Orduevi'nde kolon patlatılması ve paslı malzemeler kullanılması husunda Eskişehir 1. Hava Kuvvetleri Komutanlığı, 2).Yağmalanan sit alanları ve tarihi eser kaçakçılığı hususunda Eskişehir İl Kültür Müdürlüğü, 3) Ruhsatsız kaçak villalar hususunda Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve Odunpazarı Belediyesi. (Yazılı ifademi ilettiğim cinayetle ilgili hiç bir makamdan bilgi talep edilmedi).

1. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı 13/07/2004 tarihli bir mektup gönderir, fakat üzerinde kocaman kırmızı damgalı "GİZLİDİR" yazısı mevcuttur. Uzun uzun ayrıntılar sıraladıktan sonra, "Savunma Bakanlığı İnşaat Dairesi'nin bu ihaleyi vermesi sebebiyle.." gerekçesinden sonra noktayı koymuş ve sıyrılmıştır. GİZLİ olması sebebiyle mektubu yayımlamıyorum,

Eskişehir Odunpazarı Belediyesi 24/06/2004 tarihli, konuyla ilgili bilgi göndermiş olsa da, bilgiler eksiktir ve olaylar 2002 öncesini kapsamaktadır. Çünkü 2002 sonrası AKP iktidarını ilgilendireceğinden, devamı olan bilgiler gönderilmemiştir. Şahsıma bu bilgileri gönderen, CHP üyesi olduğunu bildiğim, AKP'li Odunpazarı belediye Başkanı Burhan Sakallı'nın CHP'li yardımcısı Erman Gölet'tir. Bu bilgilerin şahsıma gönderilme işi, AKP'li belediye başkanının bilgileri dışında gerçekleştiği olasıdır.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Başbakanlık Makamı'nın talebi üzerine Eskişehir Valilik makamı'na "yasalar çerçevesinde" vermesi gereken bilgileri vermemiş, "3071 sayılı dilekçeye cevap hakkı kanunu" ihlal etmiş ve suç işlemiştir. Asli görevinin halka hizmet olduğunu unutan Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, halkımızın ortak malı "sit alanlarıyla ilgili" bilgi vermekten ısrarla kaçmış ve 35 adet kaçak villanın hesabını 5 senedir vermemektedir. "Seçimle memur" olduğu iddia edilen bu şahsın, TC Kanunlarında var olan ve ihlalinde ceza gerektiren bir 3071 sayılı dilekçeye cevap verme hakkı kanununu ihlal etme lüksü var mıdır? İstenilen bilgileri saklamakla, kamu yararına çalışmadığını da ispat etmiştir. Kimlerin hesabına çalıştığını da böylece ispat etmiştir. Doğruları anlattığım için rahatsız olup şahsımın "hakaret ettiğini" iddia edip dava eden, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığı Makamını işgal eden Yılmaz Büyükerşen, ısrarla mahkemelere davet etmeme rağmen hiç bir duruşmaya katılmamıştır. 10 duruşmadan sadece ikisine katılan avukatı ise, dilekçelerimde iddia ettiğim rüşvet konularında ağzını dahi açmamış, şahsıma "iftira davası" açamamış, sekiz duruşmaya da "mazeret dilekçesi" göndererek katılmamıştır. Dava konusu ile ilgili tüm sorularım Yılmaz Büyükerşen ve avukatı tarafından cevaplandırılmamış, şahsımı yargılayan hakim de iddialarımı araştırmayı bir kenara bırakmış, "davanın sürüncemede kalmaması" adına şahsıma 3 sene hapis cezasını layık görmüştür. Rüşvet alıp devletin anasını belleyenler suçsuz, bu hainlikleri belgelerle ihbar edenler suçlu: Cezası 8 sene hapis...

Eskişehir İl Kültür Müdürlüğü de, Başbakanlık Makamının talep ettiği bilgileri göndermeyerek suç işlemiştir. 3071 sayılı dilekçeme cevap hakkı kanunu çerçevesinde, bu müdürün bilgi göndermeme gibi bir lüksü var mıdır? Emreden Başbakanlık Makamı, emre itaat etmeyen yine devletin bir makamı: Eskişehir İl Kültür Müdürlüğü...

belge 28/05/2004 tarihlidir ve Başbakan'a yazdığım dilekçemle hiç bir ilgisi yoktur. Eskişehir Başsavcısı, ilgili makamlara ısrarla suç duyurularında bulunmam sonrasında şahsımı iknaya çalışmış ve yukarıdaki belgeyi göndermiştir. Ilgaz mafyasına bu şekilde kıyağını geçerken, ihbar ettiğim sit alanının resmi belgesi bu şekilde elime geçmiştir. "Dimyat'a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmuşlardır..." Yukarıdaki "suç"u inceleyecek olursak, Şenol Ilgaz isimli yağmacı ile lider edindiği Recep Tayyib Erdoğan'ın aynı suçları işlediği görülür: 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na muhalefet... Demek ki AKP çatısı altında "yağmacılık" HAK ilan edilmiş... Lakin, yağmaladıkları alanlar ve olaylar tamamen farklı. Eskişehir 2. Sulh Ceza Hakimi Berrin Hanımefendinin okumaya ve incelemeye değer görmediği, bu sebeple yargılanıp hapse atılmam için 1. Sulh Ceza'ya sevk ettiği belgeli gerçekleri, mahkemelere sunduğum şekliyle aktaralım. Anlattıklarım tamamen gerçektir, okuyun ve araştırın:

"AKPARTİ'li Ilgaz Mafyasının babası AKPARTİ'li Şenol Ilgaz 1990’ların başında, Cevdetbey Çiftliği sınırları içinde kalan, Sümer Mahallesine ait birinci dereceden sit alanı olan ve imara açılmamış, Eskişehir Planında “özel tarım alanı” olarak belirtilmiş arazinin elli dönüme yakın kısmını sahibinden çok ucuz fiyata kapatır. Birinci derece korunması gereken sit alanında olduğu için tarım alanı olarak kullanmak dışında hiçbir işe yaramayan bu toprağı satmak zorunda kalan şahıs, kalan kısmını da başka bir şahısa satar. Şehir içinde olan birinci dereceden sit alanı topraklar ikiye bölünür. İkinci parçayı satın alan abdestli namazlı bu Hacı, sit alanı topraklarını işleyip ekerken, ilk büyük parçayı ucuza kapatan AKPARTİ'li Şenol Ilgaz neler yapar, belgeleriyle inceleyelim. Yer: Eski Sümerbank Basma Fabrikası (Şimdi SARAR'a ait) yanı, Cevdetbey Çiftliği… Bu arazinin birinci derece sit alanı olduğu, koruma altına alınması gerektiği Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan tescillidir. (Belgesi yukarıda) Şenol Ilgaz’ın ucuza kapattığı sit alanında 2600 senelik bir höyük vardır, 2600 yıl önce bu arazide yaşamış Friglere ait bir tümilüstür. Tümilüs demek krallara ait mezar demektir. Frig kralları öldükleri zaman tüm değerli eşyalarıyla tümilüslere gömülürdü. Höyük adını verdiğimiz bu mezardan, Eskişehir ve çevresinde bir başka benzeri yoktur. Frigya Devletinin son kralı Midas 2600 sene önce Kimmerlere yenilir, Afyon civarındaki topraklarını terk ederek, yukarıda adres olarak belirttiğim bu araziye gelir. Frig Krallığı tarihe gömülmüştür fakat Kral Midas, yukarıda söz ettiğim arazide küçük bir beylik kurar. Ölünceye kadar bu toprakları terk etmez. Altın madenini çok seven Midas, tarihte “Altın Kral” olarak anılır. Öldüğü zaman işte bu tümilüse serveti olan altınlarla gömülür. Ilgaz Mafyasının kurucusu Şenol Ilgaz, tümilüsteki serveti bildiği için sit alanını bile bile satın alır. Şenol Ilgaz öyle kurnaz biridir ki, hesaplarını ince yapar ve aklınca elde edemiyeceği şey yoktur. Bu araziye villalar yapmak, temeller kazılırken altınları bir şekilde çıkarmak, yasadışı yollarla çıkarılanları yine yasadışı yollarla satmak, elde edilen ganimeti ilgili makamlarla paylaşmak düşünceleriyle girdiği bu işi fazlasıyla becermiştir. Kral Midas’tan Şenol Ilgaz’a geçen servetin maddi değeri 10 katrilyon olarak tahmin edilmektedir. Yani tarihte Karun Hazineleri olarak bildiğimiz servetten daha büyük bir servetin sahibi olmuştur. Bu servetin manevi değerini ise, AKPARTİ'li Başbakan'ımız Recep Tayyib Erdoğan başta olmak üzere hiçbir kimseyi enterese etmemiştir. Çünkü bu servet babasının malı değildir, AKPARTİ'li Başbakan’ı da ilgilendirmez. AKPARTİ'li Şenol Ilgaz 1990 senesine kadar hiçbir kimsenin beceremediğini fazlasıyla yapmıştır. Aynı sit alanının diğer parçasını satın alan şahıs ise hala toprağını eker ve biçer. Kürekle toprağını bellerken karşısına ufak tefek tarihi eserler çıkar fakat, “Başıma bir şey gelir” düşüncesiyle bu eserleri aynı toprağın daha derinlerine gömer. Ona çivi dahi çakmak yasaktır. Yasadışı işler yapmak, rüşvet vermek ona göre değildir. Çünkü abdestli, namazlı, haramı bilen bir Hacı’dır. Ektiği ve biçtiği bu topraklara tek odalı bir ev yapmak ister ve DSP'li Yılmaz Büyükerşen’e dilekçesini sunar. DSP'li Büyükerşen de bu Hacı’ya aynen şunu söyler: “Olmaz hacı, yasak. Burası birinci derece sit alanı çivi dahi çakamazsın…” Bu arazinin birinci dereceden sit alanı olduğunu bilen, çivi dahi çakılamıyacağını söyleyebilen DSP'li rüşvetçi Büyükerşen’in, Ilgaz mafyasının aynı araziye yaptığı 30 adet lüks villa iznini nasıl ve hangi şartlarda verdiği bu Hacı’yı ilgilendirmez. Çünkü fesat biri değildir, toprağını ekmeye ve biçmeye devam eder. Bu konuyla ilgili neler yaptım? Buyurun okuyunuz:

Birinci dereceden korunması gereken bu sit alanına 30 adet kaçak villa yapıldığını, Eskişehir Kültür Müdürü’ne bizzat ilettim. Sayın Müdür bu konuya ilgi duymadı. Şahsımı Valiliğe, Savcılığa ve hatta gazetelere yönlendirdi. Çünkü kendisinin bu konuda hiçbir işlem yapamayacağını açıkça anlattı. “Bu iş beni aşar, eğer bu makamlara şikayette bulunur da bu makamlardan bana bir yazı gelirse o zaman görevimi yapabilirim” diyerek, zurnanın son deliği olduğunu belirtti. 26/04/2004 tarihinde Eskişehir Valisi’ne dilekçe yazdım. “Ilgaz mafyasının devlet içinde devletçik kurduklarını, yaptıkları trilyonluk villaların imar izni olmadığını iddia ederek araştırılmasını" istirham ettim. Ilgaz River Side ismini verdikleri lüks villaları yapan şirket Palet İnşaat, Ilgaz AŞ’nin bir uzantısı, başında da AKPARTİ'li Ilgaz mafyasının ikinci patronu AKPARTİ'li Mustafa Ilgaz vardı. Her biri trilyon karşılığı satılan bu lüks otuz villa, Frig Krallığı’na ait antik kentin üzerine yapılmıştı. Mafya babası AKPARTİ'li Şenol Ilgaz, kendi oturacağı villasını da işte bu 2600 senelik tümilüsün hemen yanına özellikle yaptırmıştı. Çünkü kendisinin dağıtıp içini boşalttığı höyüğün başkaları tarafından karıştırılmasını istemiyordu. AKPARTİ'li Şenol Ilgaz tarafından bu höyüğün talan edildiğine, Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevkedildiğine (işte yukarıdaki belge), cezadan kurtulabilmek için mahkemeleri başka şehirlere ve ilçelere taşıdığına, sonunda rüşvetle bu davayı kapattırarak aklandığına dair (Bunlar da elimde) belgeler vardır. Kendi oturduğu villasının inşaatı esnasında, höyükten çıkarılan fakat aklınca fazla değer taşımayan tarihi eserleri temele gömdürmüş, suç unsurlarını yok etmeye çalışmıştır. AKPARTİ'li Şenol Ilgaz'ın şu anda oturduğu villanın temelleri kazılırsa, iddia ettiğim tarihi eserler günyüzüne çıkarılabilir. Höyüğü kimlere emir vererek talan ettirdiğini isbatlayacak ses kasetleri vardır. Hatta Şenol Ilgaz hakkında çok ince ayrıntılara sahip "kepçecisi"nin, iş makinası olan kepçe ile höyüğü nasıl dağıttığını ve tarihi eserlerin nasıl parçalandığını anlatan görgü şahitlerinin ses kayıtları mevcuttur. AKP'li Şenol Ilgaz'ın emriyle 2600 senelik tarihi yok eden şahısların itiraflarını Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunmaya hazırım. 27/12/1994 tarihinde Şenol Ilgaz aleyhine Ağır Ceza Mahkemesinde açılan kamu davasının hemen sonrasında, DSP'li Yılmaz Büyükerşen'in öncülüğüyle İl Kültür Müdürü'ne, Müze Müdürü'ne ve "Kültür-Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Üyeleri"ne rüşvetler dağıtılarak, imara açılmamış bir tarlaya "1. derece sit alanına istediği villayı yapabilir" raporları alınmış ve bu raporlar doğrultusunda, o zamanlar henüz yeni kurulmuş Odunpazarı Belediyesi'nden "İnşaat ruhsatı" değil, "TADİLAT RUHSATI" rüşvetler karşılığında alınmıştır. Rüşvete ve uçkuruna düşkün Odunpazarı Belediye Başkanı yakışıklı ve DYP'li Ayhan Boyer, DSP'li Büyükerşen'in isteklerini kırmamış, olmayan binalara "tadilat ruhsatları" vermiştir. Tadilat ruhsatlarının nasıl alınabileceğine dair bir bilginin Büyükşehir Belediyesi'nden alınmasını talep ediyorum. Yüce mahkemenizden, AKPARTİ'li Ilgaz mafyasının kurucusu AKPARTİ'li Şenol Ilgaz aleyhine Ağır Ceza mahkemesi'nde açılmış ve "takipsizlik kararı" verilmiş kamu davasının bitiş tarihiyle, İl Kültür Müdürlüğü'nden alınan raporların tarihlerinin incelenmesini talep ediyorum. Bunlar incelenirse, iddialarımda doğruları anlattığım görülür. Rüşvet çarkının içinde yer almış müdürlerimiz ve başkanlarımız ve hatta hakimlerimiz de ortaya çıkmış olur. Israrla talep ediyorum. DYP'li Ayhan Boyer'den sonraki Odunpazarı Belediye Başkanı da, Büyükerşen'in ricalarını kırmıyor, "tadilat ruhsatı" vermeye devam ediyor ve tadilat ruhsatları, olmayan binalar için "inşaat ruhsatı" gibi kullanılıyor. Üstelik bu sit alanı için ortada "Özel Yerleşim Alanı" değil de "Özel tarım alanı" olduğunun belgesi vardır. Yani ilgili makamlar rüşvetler karşılığında suç üzerine suç işlemişler, 1994 senesinden 2001 senesine kadar zincirleme süregelmiştir. Şu anda üç yeni villa temeli daha açılmış fakat ısrarlı ihbarlarım sonrasında Jandarma bu inşaatları durdurmuştur (Bu konuda şahsıma bu şekilde bilgi verildi fakat yalan olduğu ortaya çıktı. Jandarma, hiç bir zaman bu inşaatları durdurmamış, onlar da gözlerini yummuş).. "Üçüncü derece sit alanı" ilan edilen Odunpazarı mevkiine "tadilat ruhsatı" dahi vermeyen bir belediye, yetkinin sadece TBMM'den çıkabileceği "1. dereceden korunması gereken sit alanına" nasıl ve hatta olmayan binalara nasıl "tadilat ruhsatı" vermiştir, bu makamı işgal ederek yasadışı işlere imzalarını atan şahısların yargı önüne çıkarılarak kamu adına hesap sorulması, Yüce Mahkemenizin görevi olmalıdır. Dört senedir ilgili tüm makamlara ilettiğim yasadışı işler, aslında Başsavcılık Makamı'nı enterese etmesi gerektiği, fakat suçlu şahsılarla işbirliği içinde olduklarından bu asli görevlerini unuttuklarını Mahkemenize bir defa daha hatırlatıyorum ve bu iki savcının Türkiye Cumhuriyeti Adaleti önünde hesap vermesini bekliyorum."Tadilat Ruhsatı" ne demektir, boş arazide olmayan binalara "tadilat ruhsatı" verilebilir mi? Gökhan Karaburun bu kadar cahil mi? Bu Mahkemenin Ağır Ceza'da görülmesi gerektiğinini ısrarla talep etmemdeki sebep Başsavcıyla ilgilidir. Adalet Bakanlığı Müfettişlerine ifade verip fezleke hazırlattığım fakat Akparti'li Adalet Bakanlığı'nca aklanan bu şahısların yasadışı icraatlarını sererek cümlealeme isbat etmek istiyorum.

"Kimler kimleri kandırıyor?" diyerek öncelikle 20.05.2004 tarihinde Başbakanlık Makamı'na suç duyrularında bulundum (Yukarıda). Başbakanlık Makamı, suçladığım şahısların kimliklerini araştırmadan, yani AKPARTİ kurucu üyeleri olduklarını bilmeden soruşturma başlatıyor. AKPARTİ'li oldukları anlaşılınca da Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı da dahil ilgili tüm makamlar araştırmak bir yana, yasadışı işleri kapatma yoluna gidiyorlar. Bu mafya'nın AKPARTİ kurucu üyesi olduğu ortaya çıkmadan önce Başbakanlık makamı şahsıma bir yazı gönderiyor: "Dilekçenizin işleme alındığını, Eskişehir Valiliği kanalıyla araştırma yapılacağını ve tarafıma bildirileceğini" belirtiyor. Eskişehir Valiliği, Başbakanlık'tan aldığı talimatla görevini yapıyor, ilgili makamlardan konuyla ilgili bilgi talep ediyor, bir nüshası da şahsıma gönderiliyor. İşte bu tarihten sonra ilgili makamlardan "kırmızı damgalı" "GİZLİDİR" ibareli mektuplar gelmeye başlıyor. Yani AKPARTİ'li Ilgaz mafyasının yasa dışı işlerini kamuoyuna açıklamamı istemiyorlar, akılları sıra gizlemem gerektiğini bildiriyorlardı. "GİZLİDİR" yazmayan mektuplardan biri Odunpazarı Belediyesi'nden geliyor (Yukarıda), şahsımı bir çok konuda bilgilendiriyor. Birinci dereceden korunması gereken sit alanına, Eskişehir Kültür Müdürü, Müze Müdürü ve Kültür-Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun raporları doğrultusunda "tadilat ruhsatı" verildiği açıkça yazılıyor, bu kaçak villaların parsel-ada-pafta numaraları iletiliyordu. "Özel tarım alanı" olarak belirtilen bu sit alanına yapılan kaçak villaların parsel numaraları işte: "Sümer Mahallesi Kızılyer Mevkiinde ve tapunun 241 pafta, 2885 ada, 26-27-28-29 nolu parseller ve 241 pafta, 2892 ada, 9-10-11-12-13-14-15-16-20-21-22-23 nolu parseller özel tarım alanı olarak belirlenmiştir. İl Kültür Müdürlüğü'ne bağlı Müze Müdürlüğü ve Kültür-Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından verilen raporlar doğrultusunda söz konusu parseller üzerine 10.03.1995 tarih ve 54 sayılı tadilat ruhsatı, 28.11.1997 tarih ve 347 sayılı tadilat ruhsatı, 29.05.2000 tarih ve 97 sayılı tadilat ruhsatı, 15.06.2001 tarih ve 129 sayılı tadilat ruhsatları verilmiştir. Erman Gölet-Başkan Yardımcısı". Şahsıma gönderilen bilgilendirme yazısında, yine karanlıkta kalan kısımlar vardır. Bu yazı 16 adet villaya "tadilat ruhsatı" verildiğini açıklarken, diğer 14 villa için açıklamayı yapmamışlardı. Anlaşılıyor ki diğer 14 adet lüks villa için düzenlenmiş "sahte ruhsat" yoktu. Kamu adına araştırılması...

Başbakanlık Makamı'na gönderdiğim ihbar dilekçemden 8 gün sonra Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan şahsıma bir belge gönderiyor: "Şenol Ilgaz'ın Sümerbank Basma Fabrikası Yanında ve sit alanı olan arsayı satın aldığı, birinci derece sit alanı olan bu arazide kazı yaptığı, yine bu birinci derece sit alanında inşaat yaptığı, bu nedenle hakkında 27.12.1994 tarih ve 1994/5953 Esas ve 207 iddia no ile Ağır Ceza Mahkemesi'nde kamu davası açıldığı, bu nedenle aynı konuda yeniden aynı şahıs hakkında tekrar dava açılamıyacağından, savcılığımızca takibat yapılmasına mahal olmadığı..." Aynen bunları yazıyor. Yani Mafya babası Şenol Ilgaz'ın 1. derecede korunması gereken sit alanında kazı yaptığı, inşaat yaptığı gerekçesiyle Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı yazıyor, aldığı cezaya yer verilmiyordu. Araştırmam sonrasında hiç bir ceza almadığını, mahkemeyi önce Kütahya'ya, oradan da Trakya'da bir ilçeye taşıdığını ve bu mahkemede rüşvetlerle bu olayı kapattırıp cezadan kurtulduğunu öğrendim. Birinci derece sit alanında kazı yapmak, inşaat yapmak büyük suçtur. Rüşvetlerle bu cezadan kurtulan AKPARTİ'li Mafya Babası, 1994'ten günümüze kadar geçen 14 sene içinde 33 villa temeli kazarak, yani 33 kere kazı yaparak, 30 kere inşaat yaparak aynı suçlar toplam 63 kere tekrarlanmıştır. Antikacılık belgesi olmadığı halde yasadışı yollarla çıkarılan tarihi eserlerle ilgili henüz ayrıntıya girmedim. Aşağıda okuyacağınız bu kaçakçılık da üzerine ilave edilirse ve bu yasadışı işleri AKP'li değil de başka partiden bir şahıs işlese, Başsavcım da biliyor ki ömür boyu cezaevinden çıkamayacağı gibi, yaptığı tüm kaçak binaları da başına yıkılırdı. Devletin ilgili makamları, özellikle Başsavcılık ne yapmıştır? Başsavcı eğer bu mafyadan rüşvet almadıysa, neden yeni kamu davaları açmamıştır? 63 kere tekrarlanan bir suç var ortada. Frig Kralı Midas'ın mezarının talan edilmesini ve yasa dışı yollarla Eskişehir tarihinin Yunanlılara satılmasını bu 63 rakamına eklemedim. Korunması gereken sit alanı Gökhan Karaburun'un babasının malı mı ki göz yummuştur? İfadesi alınsın. 


Başbakanlık Makamına 20.05.2004 tarihinde yazdığım dilekçem sonrasında, Eskişehir Valiliği kanalıyla, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı DSP'li Yılmaz Büyükerşen'den de bilgi istenmiştir. Başbakanlığın bu isteğini yerine getirmeyen ve bilgi vermekten kaçan Yılmaz Büyükerşen, şahsına yazıp postaladığım iki mektubumu da dikkate almamış, kanuni cevap haklarımı vermemiş, suç işlemiştir. Bu suçun Ağır Ceza Mahkemesi'nde dikkate alınmasını özellikle talep ediyorum. "Tadilat ruhsatlı" 30 süper lüks villanın içinde bulunduğu ve Ilgaz River Side adını verdikleri kaçak villalar grubunun kurdelalı ve eğlenceli açılışının bizzat Yılmaz Büyükerşen tarafından yapıldığını ısrarla kamuoyuna duyurmama rağmen, dört senedir Büyükerşen'den bir açıklama gelmememiştir. Ayrıca AKP'li Ilgaz Mafyasının yaptığı bu kaçak villaların tam ortasından geçen ve umuma açık olması gereken fakat her iki tarafından Ilgaz mafyasınca barikatla kapatılan Eski Değirmen Yolu, Büyükerşen'in ilgisini çekmemiştir. Bu yolun umuma açık olduğu Odunpazarı Belediyesi'nin kayıtlarında alenen gözükmektedir. Ilgaz mafyasının kaçak villalarında başrolü oynayan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen'e yazıp postaladığım ve dilekçeme cevap haklarımı beklediğim iki mektubumdan birini sunalım:

21/08/2004

Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı

Yılmaz Büyükerşen'e,

İlişikteki gazete küpürünü okumanızı, Sinop Belediyesi'ni örnek almanızı ve Sümer Mahallesi Kızılyer Mevkii'nde 1. derece sit alanı üzerine yapılmış Ilgaz evlerini yıkarak, Frig Krallığı'na ait şehir kalıntılarını (Ayrıca Frig Höyüğünü) turizme kazandırmanızı istirham ediyorum.

Sözkonusu bu adresteki villaların tam ortasından geçen, umuma açık olması gereken ve barikatlarla kapatılmış Eski Değirmen Yolu'nu tekrar umuma açmanızı istirham ediyorum. İncelerseniz neyi anlatmaya çalıştığımı anlarsınız.

Odunpazarı Belediyesi'nin vermiş olduğu ruhsatlar zaten kanunsuz ve geçersizdir. Savcılığın şahsıma gönderdiği belgede bu mevkiinin 1. dereceden korunması gereken sit alanı olduğu tescillidir. Frig Vadisi'nde uygulanan "Sit Alanları Kanunu" ile hiç bir farkı yoktur. Gerekli işlemlerin yapılarak bu bölgenin turizme kazandırılması gerekmektedir. Nereye kadar göz yumacaksınız?

Başbakanlık Makamı'na 20/05/2004 tarihinde sunduğum 3071 sayılı "dilekçeme cevap hakkı"mın diğer ilgili makamlarca olumlu karşılanıp ayrıntılı bilgi verdikleri halde, Büyükşehir Belediyesi'nin "cevap hakkımı" küçümsediğini ve ilgilenmediğini tahmin etmekteyim. İlgilenmenizi istirham ediyorum.

Ayrıca, Tepebaşı Belediye Binası'nın camına astığınız Eskişehir planında Ilgaz villalarını ve Eski Değirmen Yolu'nu belirtmeniz gerekirdi. Otuz villalık bir siteyi plana dahil etmemeniz tesadüf olamaz. Lütfen bunları da ilave ettiriniz.

Bu mektubumu ihbar kabul etmeyiniz. Çünkü ihbarlarımı yaptığım makamları arka sayfaya sıralıyorum.

Eskişehirli bir vatandaş olarak, söz konusu bu mevkideki Frigya Şehri'ni ortaya çıkarmaya kararlıyım. Siz de Eskişehir'i seviyorsanız, görevinizi yapınız.

İlgilenmenizi istirham eder, saygılarımı sunarım.

Vatandaş Kenan Akkuş

Sözün kısası Eskişehir'in tarihi AKPARTİ'li Şenol Ilgaz, DSP'li Yılmaz Büyükerşen, AKPARTİ Milletvekili Hasan Murat Mercan ve yine AKPARTİ'li Başsavcı Gökhan Karaburun dörtlüsü tarafından katledilmiştir. Eskişehir'in başka tarihi yoktur. Eskişehir'imizin en önemli tarihi geçmişi ve şehrimizde sadece bir tane olan Frig Kralı Midas'ın mezarı , sorumluluk taşıyan makamlarca korunmadığı gibi, AKPARTİ 'li mafya babası Şenol Ilgaz'ın sit alanı çevresine duvar ördürerek, iki kapısına "özel güvenlik" yerleştirip, ilgili makamların "koruma" işini bu AKPARTİ 'li mafya babasına devrettikleri ortadadır. Üstelik bu "höyük" basından ve Eskişehir halkından "sır" gibi saklanıyor. Eskişehir'i anlatan tarih kitaplarında adı bile geçmiyor. DSP'li Yılmaz Büyükerşen'in çizdirdiği Eskişehir planlarında yer verilmiyor, sürekli gizleniyor. Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu, tarihi miras Frig höyüğünü ve 30 villa altında kalan antik kenti korumak isteselerdi, AKPARTİ 'li mafya babası Şenol Ilgaz gibi bir kanun tanımazın ellerine teslim etmezlerdi. Sözde "koruma" üyesi olan bu şahısların her birinin Türkiye Cumhuriyeti Adalet'i önünde hesap vermesini talep ediyorum. Bu höyük ve sit alanının her köşesi yağmalandığı gibi, Kütahya ve Afyon illerinde koruma altına alınan 2600 senelik Frig tarihinin devamı olan bu sit alanları, şehrimizdeki ilgili makamlarımızca hem de kasıtlıca yok edilmiştir. Sit alanlarıyla ilgili çok sayıda araştırmalar yaptım. Bunların içinde doğruluğuna emin olduğum bir konuyu aktarmak istiyorum: Eskişehir İl Jandarma Komutanlığında görevli Yüzbaşı Volkan Yılmaz'ın şahsıma verdiği bilgiyi aynen aktarıyorum: "Sit alanı üç türlüdür. Birinci ve ikinci dereceden korunması gereken sit alanlarına inşaat ruhsatı verilemiyeceği gibi, tadilat ruhsatı zaten verilemez. Bina asla yapılamaz. Üçüncü derece sit alanında ise halka açık dinlenme yeri, ya da tarihi eserlerin sergilendiği, yine halka açık bir yer oluşturulabilir. Fakat asla bu üç tür sit alanına bina yapma izni verilemez." Şimdi Yüce Mahkemeniz aracılığıyla, ilgili makamlara soruyorum: "AKP'li Ilgaz mafyasının yaptığı "tadilat ruhsatlı" kaçak villalar yüksek çit telleriyle çevrili olduğuna göre, ayrıca iki kapısında da özel korumalar olduğuna göre, burası halka açık bir dinlenme yeri mi? Küçük bir kısmında Ilgaz Mafyası, büyük kısmında Eskişehir'in ileri gelen zenginleri oturduğuna göre bu villalar, tarihi eserlerin sergilendiği halka açık bir müze mi? Kimler kimleri kandırıyor? Eskişehir Kaçakçılık Şubesinde bu konuyla ilgili ifadem alınıyor fakat "dede" lakaplı bir komiser şahsımı sürekli azarlıyor. Sonunda patlıyor: "Git kardeşim, sen de sit alanına villa yap..." Devletimden maaş alarak görevini yapması beklenen fakat şahsımı kasıtlı olarak suça teşvik eden "dede" lakaplı bu komiserin ifadesinin alınması ve hesap sorulması gerekmektedir. Ordumuzun şerefli bir Yüzbaşısı "Sit alanlarına hiç bir surette bina yapılamaz, ruhsat da verilemez" derken eğer yalan söylüyorsa, lütfen bu Yüzbaşı için de kanuni işlem yapılarak dava açılması gerekmektedir. Eğer bu Yüzbaşı doğruları söylüyorsa, beş adet pislikten oluşan AKPARTİ'li Ilgaz Mafyası, Başsavcı Gökhan Karaburun, DSP'li rüşvetçi Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ve AKPARTİ Eskişehir Milletvekili "maşa" Hasan Murat Mercan hakkında "Organize suç örgütü kurmak ve Eskişehir tarihini birlikte yok ettikleri" suçlamasıyla kamu davası açılması gerekmektedir. Mahkemeniz bu şahıslardan kamu adına ifade talep edemiyorsa, Mahkemenizin "yetkisizlik kararı" vermesi, davayı Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevketmesi gerekmektedir. Sorumluluk taşıyan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunu kamu adına Mahkemenizden talep ve istirham ediyorum.


2002 seçimlerinde Ilgaz mafyasının içindeydim. Ilgaz mafyası, yasa dışı tüm kirli işlerini kapattırmak için Hasan Murat Mercan'ı birinci sıraya yerleştirerek milletvekili seçtirdi.

Ilgaz mafyası, Bu şahısın milletvekili olabilmesi için harcadığı para tahminen 300 bin YTL'dir. Hasan Murat Mercan'ın tüm seçim masraflarını karşılayan Ilgaz mafyası, Ak Parti'li delegelere de rüşvetler dağıtmıştır. Ilgaz mafyası bu kadar parayı babasının hayırına değil, öncelikle birinci dereceden sit alanına yaptıkları kaçak otuz villanın yasal hale getirilmesi için çalışma yapması bu sayın Milletvekilinden beklenmiştir. Bu sayın milletvekilimiz de istenilen konuda çalışmalar yapmış ve yardımcılığını yaptığı Başbakan'ına iletmiştir. 2005 senesinin Haziran ayında sit alanlarıyla ilgili yeni yasal düzenlemeler getirilmiş fakat bunlar kamuoyundan saklanmıştır. Sit alanlarının "park ve bahçe" olarak düzenlenebileceğini de ifade eden bu sit alanı yasalar, iki buçuk senedir karanlıkta kalmıştır ve değiştirilen bu yeni sit alanları kanunlarıyla ilgili hiç bir bilgiye ulaşamadım. Devletin ve milletin ortak malı olan sit alanlarının, ülkemizin tarih ve kültür mirası olduğunu hatırlatıyorum, "park ve bahçe" olarak kullanmak dışında olan ve gizlenen kısımların ilgili makamlarca kamuoyuna açıklanmasını ısrarla talep ediyorum. 2004 senesinin Nisan ayında Eskişehir Valiliği'ne, 2004 senesinin Mayıs ayında Başbakanlık Makamı'na dilekçelerle bildirdiğim yasadışı sit alanları talanı işinde, 2005 Haziran ayında muhtemelen çıkartılmış olabileceğini tahmin ettiğim sit alanı yasaları bu yasadışı işleri kapatmamalı. Ilgaz mafyasının kaçak 35 villasının yasal hale getirildiği ortaya çıkarsa, anlattıklarımda haklı olduğum, Murat Mercan'ın bu iş için seçtirildiği de ortaya çıkacaktır.

Odunpazarı Belediyesi'nin 100 senelik tarihi geçmişimiz olan Odunpazarı evlerini koruma altına alma çabaları örnek teşkil etmeli ve 2600 senelik tarihi geçmişimiz olan Frigya Krallığı, Ilgaz mafyasının villaları yıkılarak günyüzüne çıkarılmalıdır. Milli servetler hiç bir şahısın tekelinde olamayacağı gibi, hiç bir mafyaya peşkeş çekilemez. Bu tür kirli oyunlara kalkışanlar Devletimize hainlik etmiş olurlar, vatana ihanetin cezası da kanunlarımızda bellidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin sorumluluk taşıyan bir vatandaşı olarak mahkemenizden ve görevini yapmayan ilgili makamlardan talep ediyorum: Ilgaz mafyasının 30 kaçak villası yıkılmalı, 2600 senelik mirasımız Eskişehir turizmine kazandırılmalıdır. Bu hepimizin vatandaşlık borcudur.


Yukarıda açık açık belirttiğim gibi, 10 katrilyon değerindeki tarihi eserlerin, AKPARTİ 'li Ilgaz mafyasınca birinci derece sit alanından çıkarıldığı, yasadışı yollardan yurtdışına kaçırılarak Yunanlılara satıldığı, bu kaçakçılığın Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yapılmış en büyük tarihi eser kaçakçılığı olduğunu ısrarla belirtmek ve geç kalmış takibin derhal mahkemenizce yapılmasını kamu adına talep ediyorum. Antikacılık belgesi olmadığı halde kazı yaparak günyüzüne çıkardığı tarihi eserleri yurtdışına kaçırmakla ihbar ettiğim AKPARTİ'li Ilgaz Mafyasının beş elebaşı da, bu icraatlarını hiç bir ilgili makamdan saklamadıkları gibi, yasadışı yollardan elde ettikleri ganimeti suçlarını örtbas eden ilgili makamlardaki bazı şahıslarla bölüşmüştür. Bu şahısların tesbit edilmesi ve Yüce Yargı önünde hesap vermesi gerekmektedir. Yasadışı kaçakçılıklara gözlerini yummak ve kulaklarını tıkamakla suçladığım, Eskişehir Kaçakçılık Şubesinin tüm personelinin ifadesinin alınmasını talep ediyorum. Ayrıca Eskişehir Başsavcılığı'ndaki tüm savcıları da suçluyorum. Bu yasadışı işleri bildikleri halde gözlerini kapatıp kulaklarını tıkadılar. Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı'ndaki tüm savcılardan davacıyım. Gelmiş geçmiş en büyük tarihi eser kaçakçılığı Eskişehir'de tam 14 senedir yaşanıyor, fakat savcılarım bildikleri halde kıllarını kıpırdatmıyor. Ilgaz Mafyasının depolarına baskın yapmak için, Kaçakçılık Şube Müdürü Mustafa Bey'e ısrar ediyorum, fakat bu Müdür korkuyor, "Baskın iznini Başsavcının vermeyeceğini" söylüyor. Tüm ısrarlarıma rağmen baskın yapılamıyor. Oysa götüreceğim mekandaki tarihi eserleri görseydi, Başsavcı'nın iznine de ihtiyaç duymayacaktı. Müdür Mustafa Bey'in, ısrarlarımdan sonra şahsıma uyup Ilgaz mafyasının depolarına baskın yapsaydı ve trilyonlar değerindeki tarihi eserleri yakalasaydı, eminim ki şimdi Şırnak'ta aldıracaklardı soluğu, bir Müdür olarak değil, bir polis olarak. Başsavcı tam dört senedir, AKPARTİ'li Ilgaz mafyasının tarihi eser kaçakçılığını ısrarla bildirmeme rağmen kılını dahi kıpırdatmamıştır. İnternette aylarca yaygara ettiğim tarihi eserlerin listesi de tamamen doğrudur ve ilaveleri vardır. Talan edilen bu tarihin baş sorumlusu Başsavcı Gökhan Karaburun'dur. Şahsım, sorumlu bir vatandaş olarak Eskişehir'in 2600 yıllık tarihine sahip çıkmaya çalışırken, asli görevi devletin ve milletin malına sahip çıkmak olan başta Başsavcı Gökhan Karaburun ve diğer tüm ilgili makamlar, şahsıma destek verecekleri yerde şahsımı engellemişler, milletin ortak malı olan eserleri pislik bir mafyaya peşkeş çekmişlerdir. Bu yasa dışı işlerin hesabını Başsavcı'ya sormak ve cevap almak sorumlu bir vatandaş olarak en doğal hakkım olmalı. Siz Sayın Hakim'den ve Yüce Mahkemenizden aynı duyarlılığı bekliyorum, bu davanın Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesi gerektiğini tekrar talep ediyorum."

Şimdi tekrar Kaçakçılık Şubesi kısmına dönelim:

Yukarıdaki "Başbakan'a Dilekçe" konularını yaşadığım günlerde Eskişehir Kaçakçılık Şubesi'nden de arandım ve ifade için çağırıldım. Bu Şube'de görevli ve lakabının "dede" olduğunu öğrendiğim devletimin komiseri, dilekçemle ilgili ifademi almak yerine şahsıma bağırdı, çağırdı, hakaret etti, ara sıra da sit alanlarını yağmalamam için akıl verdi. Şahsımı ikna etmek için, şikayetten vaz geçmem için türlü türlü örnekler verdi, devletin hizmet beklediği görevin içine etti.

Kaçakçılık Şubesi'nde gördüğüm muamele üzerine 24/05/2004 tarihinde Eskişehir Emniyet Müdürü Savaş Yücel'e mektup yazdım: İşte:

24 / 05 / 2004

Sayın Müdür'üm,

Öncelikle, sütten çıkmış ak kaşık olduğumu söyleyemem. Ancak, size bu mektubumda ziftten çıkmış iki kepçeden, onların yasa dışı işlerinden, dahası onlara destek çıktığına inandıklarımdan bahsedeceğim. İnanırsınız gereğini yaparsınız, ya da inanmazsınız beni cezalandırırsınız. Siz bilirsiniz. Ben yine de anlatacağım.

Şİrketin adı Ilgazlar AŞ. Kepçeler ise bu şirketin sahibi Şenol Ilgaz ve onun oğlu Mehmet Ilgaz. Bu şahısların arasında bir buçuk yıl çalıştım. Hırsızlığın adını ticaret olarak algılayan iki şahsiyet. İnşaat ve asfalt işleri yaparlar. İster istemez hırsızlıklarına maşa oldum. Daha sonra bu hırsızlıklarından birini ihbar ederek, bu şirketle ilişkime son noktayı koydum. İhbar ettiğim kişi Eskişehir Organize Sanayi Bölge Müdürü'ydü. Hırsızlığı belgelediğim için teşekkür etti, paralarını ödemedi, fakat olay örtbas edildi. Anlatacaklarım bu konuyla ilgili değil.

Ilgazlar AŞ'den ayrıldıktan yedi ay sonra, ihbarımı öğrenen Şenol Ilgaz misilleme iftira atarak "750 kilo hurda çaldığımı" iddia ederek karakolda ifademi aldırdı. Fakat isbatım ve şahitlerim vardı, bunu öğrenince şikayetini geri aldı. Bir hırsız tarafından hırsızlıkla suçlanmak onuruma dokunmuştu. Ben de bu hırsızın yuvasını yapmaya, daha doğrusu yıkmaya karar verdim. İşe sit alanına yaptığı trilyonluk kaçak villalardan başladım.

Önce, Kültür Müdürü'nü makamında ziyaret ettim. Sıra sıra villaları sit alanına kaçak yaptığını, imar izni olmadığını anlattım. Villaların sit alanında olması ilgilendiriyordu Müdür'ü. Fakat gereken ilgiyi göstermedi diye Kültür Müdürü'nü suçlayamam. "O'nun da bir üstü vardır" diyerek Eskişehir Valilik Makamı'na bir dilekçe yazdım. Bir hafta sonra Eskişehir İl Jandarma'dan Volkan Yılmaz isimli Yüzbaşı'dan telefon geldi:

"- Kardeşim, bu sit alanı dediğin yer neresi?"

Tarif ettim. Bir hafta sonra yine bir telefon:

"- Ben Komiser...... Kaçakçılık Şubesi'nden arıyorum. Bir konu hakkında ifaden gerekiyor."

Aynı gün öğleden sonra 2'de gittim. Komiser'le aramda geçen konuşmayı (tartışmayı) aynen aktarıyorum:

"- Kardeşim, bu adam daha önce mahkemeye verilmiş, ceza almış, cezasını çekmiş. Bir davadan aynı kişiye ikinci kere ceza verilmez. " diyor komiser.

"Ne cezası almışlar, para cezası mı?

"- Almışlar işte bir ceza" diyor.

"O zaman sit alanına ben de bina yapayım, para cezasını ödeyeyim, yaptığım bina yıkılmasın. Böyle bir garantim var mı?" diyorum.

"- Git yap kardeşim, ne duruyorsun..."

"Benim binam yıkılır mı, yıkılmaz mı?"

"- Orası beni ilgilendirmez" diyor Komiser.

"- Kim bu Ilgazlar, tanımıyorum, ne iş yaparlar?" diyor, tanımazdan geliyor.

Benim yanımda olmasını beklediğim polis, sanki bana cephe almış gibi, Ilgazlar'ı savunuyordu. Onları tanımazdan geliyordu. Sanki devletin polisi bendim, devletimin malını korumaya çalışıyordum. Bu Komiser ise Ilgaz'ın avukatı olmuş beni azarlıyordu.

"- Kardeşim, höyükten değerli eşya çıkmaz. Bak şu dolabın üstündeki kafaya. 35 bin dolara satmışlar ama sahte..."

" Olabilir efendim. Eskişehir'in göbeğinde kazanla altın çıkarıldığına şahit oldum. Kimse bilemez neyin, nereden, ne değerde çıkacağını... Hala iddia ediyorum, Şenol Ilgaz'ın villasının altında tarihi değeri yüksek eserlerin olduğunu..."

"- Satmak varken niye gömdürsün ki? Sen olsan gömer misin?"

" Ilgaz'ın paraya ihtiyacı yok. Tarihi eserler villasının altında. Bunlar ortaya çıkacak" diyorum.

O anda kafamda şimşekler çakıyor. Ilgaz soyadlı bu adamlar inşaat işleriyle uğraşıyorlar. Bir şekilde villanın altına tünel kazmak, tarihi eserleri başka yere uçurmak zor değil. Duvarlarla çevrili bir alan. Üstelik kapılarda korumalar var, kuş uçurtmuyorlar. Jandarma, villanın başında nöbet mi tuttu? Ağız değiştiriyorum:

"- Efendim, burası sit alanı mı? Ben kanunları tanıyıp sit alanına villalar yapmıyorsam, bunlar da yapamaz. Hepsi yıkılacak..."

"- Kardeşim, sen de yıkılması için dilekçe versene..."

" Verdim efendim, okuyun dilekçemi..."

Dilekçemi okuyor:

"-Villaların yıkılmasını arz ve talep ediyorum..."

Komiserle ağız dalaşı yapıyorduk. Bana güven vermiyordu. Yandaki masada ifademi alan genç bir sivil polis, ifademi okuttu ve imzalattı. Kaçakçılık şubesinden ayrılırken, komisere döndüm:

" Başınızı ağrıttığım için özür dilerim ancak, bu işi sonuna kadar götüreceğim, ölümüne..." dedim ve ayrıldım.

Evime yürüyerek dönüyordum. Her zamanki gibi düşüncelere dalmıştım: Temel kazarlarken ihbar edilmiş, para cezasına çarptırılmış. Ya devamı? Höyüğü bile bile hem de kepçeyle dağıtan Şenol Ilgaz, daha sonra ne yapmış? Uçurduğu tarihi eserlerin bir kısmı zaten artık bulunamaz. Kalanlar temel altına gömülmüş. Sonra villalar sıra sıra dizilmiş. Bu villalar yapılırken, devletimin memurları gözlerini yummuş. Bu lüks villaları cümle alem biliyor, fakat devletimin atadığı memurları bilmiyor, haberleri yok... Etrafı duvarla kapatılmış. "Kardeşim sen bu sit alanını nasıl kapatırsın" diye soran hiç olmamış.

Bu adamlar neyin para cezasını ödemişler? Höyüğü kepçe ile dağıtmanın mı? Tarihi eserleri yok etmenin mi? Sit alanına temel açmanın karşılığı mı? Yoksa sıra sıra dizdikleri trilyonluk villaların ruhsatsız, imar izinsiz yapmanın cezası mı? Bilen, söyleyen yok... O zaman ben salağım. Hatta sit alanına bina yapmayan, kanunlara uyan her vatandaş salak... Uyanık geçinen sadece Şenol Ilgaz...

Kanun tanımayan bu insanlar şahsıma zarar verebilir. Hiç önemli değil. Ya çocuklarıma ve eşime zarar verirlerse, ne yapardım? Düşünmek istemesem de, bu olabilir. Şahsıma ve aileme karşı işlenmiş bir cürüm olmadan, Savcılığın isteğimi kaale alacağını düşünemem. Hele hele polisin Ilgazlar'ı koruduğu düşüncesi kafamda oluşmuşken, ailemin korunması isteğimi dikkate alırlar mıydı? Belki de gülüp geçerlerdi. Ben, bu devletin ve milletin malı için savaş veriyorsam, devletin polisi yanımda olmalıydı, karşımda değil. Üzülüyorum...

Sonra, bu şirketin malı olan üç adet Fatih marka kamyon geliyor aklıma: 34 TA 2203 - 26 FS 497- 06 LFS 70... Ruhsatı olmayan üç döküntü kamyon. Çukurhisar-Oluklu arası mıcır taşıyan, Çukurhisar-Eskişehir arası senelerce asfalt taşıyan ruhsatsız üç kamyon... Trafik polislerinin gözünden nasıl kaçıyordu, anlamıyordum.

Sonra, bu üç ruhsatsız kamyonla birlikte diğer kiralık kamyonların, istiap haddinin iki katı yükle Çukurhisar-Eskişehir arasında binlerce kez turladığını herhalde sadece bir ben biliyorum. Yunusköy'ün köşesinde 24 saat nöbet tutan Trafik ekiplerinin bu konudan haberdar olmadığı muhakkak. 35 ton yükü (asfaltı) nereye ve ne zaman götürdüğü, kesilen kantar fişleriyle ispatlı olan en az iki bin kamyona, devletimin memuru olan Trafik polislerimiz ceza kesmiş olsaydı, toplam kaç trilyon tutardı acaba? Şöförlerin hiç bir suçu yok. İstiap haddinin iki katını götürmesini emreden, Şenol Ilgaz'ın oğlu Mehmet Ilgaz. Bu ceza, devletimin kasasına girmesi gereken bir "gelir" miydi? "Kayıt dışı gelir" acaba bu muydu? Hani bunun takipçisi? Polisin başına, "kontrol etsin" diye başka bir polis mi dikmeliydik? Utanıyorum... Utancım polisten değil, Şenol Ilgaz'ın kanun tanımayan gücünden... Utanma diye bir duygu olmamış hamurlarında. "Para gelsin, kerizlerin malını yağmalayalım da, nasıl olursa olsun..."

Sonra, Koca Usta lakaplı Ruhi Usta'nın, "hiç" yere ölüme sürüklenmesi... Acaba hangi Ilgaz, bu Usta'sının cenaze namazında saf tuttu? Hangi Ilgaz, bu Usta'nın ailesine "baş sağlığında" bulundu? "Ana avrat düz giden", "Pezevenk" diyen bir Ilgaz'dan kim bekler bunu? Senelerce sırtından para kazandığı, bile bile ölüme sürüklediği "alkolik" ve yaşlı bir adamın ardından, "FATİHA" okumak yerine "ana-avrat" küfür eden bir Ilgaz... Adı : ŞENOL ILGAZ... Utanıyorum...

Sayın Müdür'üm, eşimin ve çocuklarımın "can güvenliği" yoktur. Her konuyu (pisliklerini) bir şekilde örtbas ettirdikleri gibi, kimvurduya gitmek de olasıdır. Zaten bekliyorum... Eğer bu kanun tanımaz insanlara zarar verdiysem, muhakkak bir düşündükleri var hakkımda. Daha önce de, beni suçlayıcı, kendilerini AK'layıcı bir çok belgeyi bana zorla imzalatmaya kalkışmışlar, ellerinden zor kurtulmuştum. (Çarşı Polis Karakolu'nda şahitimle birlikte ifade verdim fakat Başsavcı Vekilim Coşkun Mutluer bu ifade tutanağını yırttı). Beni "temize havale etmeyi" düşünüyorlar. Başbakan'dan ve Uğur Dündar'dan yardım istedim. Daha önce "hasıraltı" edilen konuların kapatılmamasını istedim. Ölümüne sebep oldukları bir Usta için Adalet Bakanlığı'ndan bir müfettiş istedim. Gereken önemi gösterirler ya da göstermezler, saygı duyarım. Son olarak da size yazıyorum. Şahsıma inanırsınız, ya da inanmazsınız, hiç önemli değil, saygı duyarım. Fakat ailemin can güvenliği yok. Onları korumak adına 24 saat evde beklemek çok zor. Dört aydır evimden ayrılamıyorum. Çalışamıyorum. Yiyeceğimiz kalmadı. Bakkala borcum çoğaldı her an veresiyeyi kesebilir. tek desteğim oğlum, vatani görevinde. Dört aydır kira da veremiyorum. Kısacası evimde çocuklarımla "hapis hayatı" yaşıyoruz. Ailemi bir süre geçindirebilmek için bigisayarımı 200 milyona sattım. Borçlarımın bir kısmını kapattım. Sonrası yok...

Fakat umudumu henüz yitirmedim.

Eğer öldürülürsem, kurşunun adresi ILGAZ'dır biliniz istedim.

Saygılarımla....
Kenan AKKUŞ


24/05/2004 tarihli, Eskişehir Emniyet Müdürü'ne yazmış olduğum mektuptan sonra Eskişehir Kaçakçılık Şubesi'ne ikinci defa çağırılmış (31/05/2004) ve ifadem alınmak istenmişti. Bu şubede de, ihbar ettiğim konularla ilgili ifadem alınmadığı gibi, sadece "ailemin can güvenliği" olmadığı konusunda ifadem alındı. Ilgaz mafyasının yasadışı işleri yine örtbas edildi. Özellikle ihbar ettiğim ve Ilgaz AŞ'ye ait üç adet ruhsatsız kamyon ile ilgili ifadem alınmadığı gibi, ısrarla bildirdiğim trafik polislerine senelerce rüşvet verdikleri konular da ifademin içinde yer almadı. Ruhsatsız üç kamyon: 34 TA 2203, 06 LFS 70, 26 FS 497... "İstiap haddinin iki katı yükleri Çukurhisar-Eskişehir arasında taşıyan binlerce kamyonun kantar fişini görmezden gelen polis amiri diyordu ki: "Bu görev bizim görevimiz değil, TCK'nın görevi, bir şekilde bize yüklenmiş". Bu görev polise yüklendiyse, yapmak zorunda, sızlanmak zorunda değil. Yapmak istenmiyorsa, ilgili makamlara müracat edilip TCK'nın üstüne atılabilir. Üstelik rüşvet almak da polisin görevi değil. Fakat bu görev aksatmadan yapılıyor, elimdeki binlerce kantar fişi görmezden geliniyor. Sayın polis amirinin sözleri üzerine Eskişehir TCK Şube Müdürü Nuri Akgül'e bir mektup yazdım:



21/08/2004

TCK Şube Müdürü Nuri AKGÜL'e,

20/05/2004 tarihli, Eskişehir Emniyet Müdürü Savaş Yücel'e yazdığım mektup sonrasında, 31/05/2004 tarihinde Eskişehir Kaçakçılık Şubesi'nde alınan ifademe istinaden bu mektubu yazıyorum.

Kaçakçılık Şubesi'nde ifadem alınırken, bir polis amiriyle aramda geçen konuşmayı aynen aktarıyorum:

Polis Amiri: "Trafik polisi, kamyonların istiap haddini kontrol etmek zorunda değil. Bu karayollarının görevi."

"-Ben yollarda, Karayolu Memurlarının kontrol için çıktıklarını hiç görmedim.

Polis Amiri: "Trafik polisi, trafiği düzenler. Bunun dışındakilerle ilgilenmek zorunda değil."

Israr ediyorum:

"-İstiap hadi..." Sözüm kesiliyor:

"-Polisin görevi değil. Bir şekilde trafik polisinin üzerine yıkılmış. Polis, üstüne vazife olmayan görevleri fazlasıyla yapıyor, merak etme."

Anlaşılacağı üzere "İSTİAP HADDİ"ni konuşuyoruz. Emniyet Müdürü'müze, Şenol Ilgaz'ın hırsızlıklarını ve kanunsuzluklarını sıralamış, şikayet etmiştim. Bunlardan biri de, emrindeki kamyonlara, istiap haddinin iki katı yükü Çukurhisar-Eskişehir taşıtması idi. Bir sezonda 2000 kamyon...

Bunlardan 200 adet kamyon mıcır (plent-mix) TCK Kütahya Yolu Fuar Kavşağı adresine gönderildi.

Karayollarının yapımı vergilerle karşılandığına göre, vergileri de vatandaş ödediğine göre, ben de bir vatandaş olduğuma göre, üç soru yöneltmek ve cevap beklemek hakkım olmalı:

1). 17/07/2003 tarih ve 1 nolu kantar fişiyle başlayan, 21/07/2003 tarih ve 227 nolu kantar fişi ile biten toplam 200 kamyon plent-mix, kamyonların istiap haddinin iki katı yük ile TCK Kütahya Yolu Fuar Kavşağı adresine gitti. Bu kamyonların tartımını ben yaptım. Kantar tartımlarını titizlikle inceleyen TCK Şefi'niz Nilgün Hanım, tartımlardan şüphe duyup kantar fişlerini bizzat kontrol ediyor, istiap haddinin iki katı yüklü kamyonların kantar fişlerinde açıkça görülmesine rağmen, neden görevini yerine getirmiyor? Polis amirinin sözlerini yukarıda aktardım: "Bu, Karayollarının görevi..."

2). İstiap haddinin iki katı yük götüren araçların, karayollarına zarar verdiğini, trafiğin düzenini aksattığını benden iyi biliyorsunuz. Karayollarını yaparken, diğer taraftan zarar verdiğinizi biliyor musunuz? Milli servete göz göre göre, bile bile zarar vermek, Devletin çıkarlarını düşünmesi gereken mevki makam sahibi bir Müdür'e yakışıyor mu? Şenol Ilgaz zaten vatan haini bir şahsiyet. Neden bu namussuzlara ayak uyduruyorsunuz?

3). Bu namussuzların hırsızlıklarını ve yasa dışı işlerini yüzlerce devlet makamına ilettim. Duymamış olmanız mümkün değil. O halde, neden hala bu şahıslara Milletin parasını yedirmeye devam ediyorsunuz? Başka şirket mi kalmadı memlekette?

Sizden en kısa zamanda cevap bekleyeceğim. Gerekirse TCK Genel Müdürlüğü'ne ve bağlı olduğu Bakanlığa yazacağımı bilgilerinize arzederim.

Dilerseniz şahsımı dava edebilirsiniz. İstediğim de bu zaten. Hırsız Ilgaz Mafyası şahsımı mahkemeye veremiyor, bari siz verin.

Başsavcılık ve Emniyet, eşimin ve çocuklarımın can güvenliğini sağlamadığı için evimi bilinmeyen bir adrese taşımak zorunda kaldım. Fakat ben meydanlardayım. Bu işi bitiresiye kadar uğraşıp, Eskişehir'imizi pisliklerden temizleyeceğim.

Vatandaş Kenan Akkuş

Yukarıda adı geçen TCK'nın Müdürü, hakaret dolu mektubu okuduktan sonra 237 25 40 nolu telefondan şahsımı aradı fakat konuşmak istemedim, şahsımdan şikayetçi de olmadı. Tayinini Ankara'ya istedi ve kaçtı. Giderayak kardeşine kıyak çekmeyi de unutmadı. TCK'ya ait trilyonluk bir araziyi, öz kardeşine 130 milyar TL'ye sattı, hem de hiç bir ihale yapmadan. Şimdi Ankara'da görevli. Şenol Ilgaz'la olan iş ilişkisinin her kısmında karanlıkları oynadı. Bu hırsızı bir kenara bırakalım, önemli konulara bakalım:

BAŞSAVCI VEKİLİ COŞKUN MUTLUER "KENAN'I HAYATINDA HİÇ GÖRMEMİŞ"

ÖBÜR DÜNYADA NASİP EDER İNŞALLAH

Şimdi anlatacağım konu çok önemlidir. Daha önce kısa olarak sunduğum bu olayı ayrıntılı olarak aktaralım: 18/06/2004 tarihinde Eskişehir Cumhuriyet Başsavcısı'na hitaben bir mektup yazdım. Mektubu okuyalım:

18 / 06 / 2004

Sayın Başsavcım,

Öncelikle saygılarımı sunuyorum.

Bildiğiniz gibi Eskişehir Valiliği ile başlayan şikayet dilekçelerim ve mektuplarım, kısa aralıklarla devam ediyor. Başbakan'a, Adalet Bakanlığı'na, en az on TV ve gazeteye, Eskişehir Emniyet Müdürü'ne derken, sizi ihmal etmenin yanlış olacağını, aslında ilk olarak size yazmam gerektiğini üzülerek hatırladım.

Bu mektubum son olmayacak. Sırada Cumhurbaşkanı'mız, İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Birliği'ne yazacaklarım var. Kısacası demek istiyorum ki, bu hırsızların yakasını bırakacağımı kimse hayal etmesin.

Bir Allah'ın kulu çıkıp da şahsıma sormuyor:

-Kardeşim, senin derdin ne?

Azarlanmak, bazı iddialarımı çürütmeye çalışmak, bu konuda savaşmamı engellemez, çoğaltır. Ayrıca bir polis amirinin alaycı gülüşüyle şahsıma bakarak "Şu meşhur Kenan Akkuş sen misin" sözleri, Emniyet Personeli içinde kötü imaj verdiğimi düşündürdü. Oysa amacım "kaka vatandaş" olmak değil, polise ve adalete destek çıkan bir vatandaş olmaktı. Mağdur olmuşlar dışında kimse algılayamadı, olsun...

Sabıka kaydımı incelerseniz, ticarette iflas etmiş, işyeri ve evi icraalarla talan edilmiş, taahhüdü ihlalden 11 gün, mal beyanından 5 gün cezaevinde yatmış, sonra da tüm borçlarını kuruşuna kadar ödemiş, alacaklılarından özür dilemiş sıradan bir vatandaşım. "Meşhur" falan değilim.

Türkiye Cumhuriyeti Adaleti şahsım için çok güzel ve hızlı işledi. GIK'ım çıkmadı. Temyiz yolunu dahi seçmedim. Kuzu kuzu cezaevinde yatıp, yeyip içtiklerimin parasını ödediğim gibi, çıkınca da borçlarımı ödedim. Üstelik cezamı kendim çektim. Para ve vaatlerle başkasının üstüne yıkmadım. Şenol Ilgaz gibi...

Adam hırsızlık yapıyor, "özür dileyeceği" yerde yağ gibi üste çıkıp, şahsıma çamur atmanın yollarını arıyor. "Asılsız ihbarlarda bulunduğumu" ve "750 kilo hurda çaldığımı" iddia ederek şahsımdan şikayetçi oluyor. İşin garip tarafı, Ilgazalar AŞ'den ayrıldıktan tam 7 ay sonra iftirada bulunuyor. Bu iftirayı belgelemeseydim, "750 kilo hurda çalmaktan" hüküm giyecektim, cezaevine girecektim. Çocuklarım aç kalacaktı. Adam bunları düşünmüyor: "Ben kendimi AK'lıyayım da, başkası ne olursa olsun". Yazık değil mi aileme? Bu adamların aklı yalana-dolana, dümene ve hırsızlığa çalışıyor. Bu suç şirketine "işçi olarak" girmediyseniz, asla bu insanları tanıyamazsınız. Sizlere bir düzine isim sayabilirim. Çağırın bu insanları sorun. Size anlatacaklarımın aksini söylerlerse, namerdim. İsmini vereceğim kimselerin hepsi de dürüs insanlardır. Ilgaz'ın bir şekilde gazabına uğramışlardır. Tekme tokat dövülerek işten atılan üç kişi:

1). Makam şöförü Mahmut

2). Önce kapıcıydı, sonra işçi oldu: Ali (Kaçak Villalarda)

3). Şöför olarak çalıştırdığı yaşlı bir adam, Konyalı: Ali Yılmaz. Emekliliğine bir ay kala tekme tokat dövülerek şirketten atıldı.

Ayrıca, belfıtığı ameliyatı olduğu ve rapor aldığı için şirketten atılan laboratuvarcı Ali...

Evimi taşırken yardımcı olan ve "şahit" olarak gösterdiğim, ayrıca şahsıma karşı "yalancı şahitlik" teklif edilen ve bunu kabul etmeyen kamyon şöförü Hasan. "Mazot çalıyor" iftirasıyla işten attılar.

Bir Hasan daha var, o da şöför. Kepçeci Ali İhsan Sertel'in akrabası, Şenol Ilgaz bu şahısa çok eziyet ediyordu. tekme tokat dövüleceğini anlayınca şirketten kendisi ayrıldı.

Bu insanlara Şenol Ilgaz'ı sormak ve cevabını almak hiç de zor değil. Bu adamla çalışan bilir. Hırsızlık yapmak ve yaptırmak, ayrıca işçilerine eziyet edip "tekme tokat" işten atmak "hobi" haline gelmiş bu adam için. Dedim ya bunu anlamanız için bu suç şirketinde "işçi olarak" çalışmanız lazım.

Bu şirketle ilgili iki olayı anlatacağım. İnanmanız için şahit bile gösterebilirim: Ocak-Şubat-Mart 2003 ayları çok sert bir kış yaşamıştık. Üç ay boyunca maaşımı ödemediler. Başka bir yan gelirim de olmayınca, çoluk-çocuk üç ay boyunca dağın başında aç kaldık. Köpeklerine çuval çuval kuru ekmek bulup gönderiyorlardı fakat "bekçi maaşı"mı ısrarlarıma rağmen bir türlü alamıyordum. Aç kalmamak için köpekleri gönderilen yeşillenmiş kuru ekmekleri yemek zorunda bırakıldık. Üstelik şantiye içindeki yüksek gerilim hattı panosu rüzgardan devrilince, iki ay boyunca elektriksiz kaldık. Elektrik olmayınca, santrafüjle çalışan kuyudan su da alamadık ve iki ay susuz yaşadık. Israrlı telefonlarıma rağmen "bugün-yarın" diyerek oyaladılar. İsyan etmeye başlayıp işyerinden ayrılmaya karar verdiğimi öğrendiklerinde, adamlarını gönderdiler ve elektriğim de geldi, suyum da açıldı, maaşım da ödendi. Fakat bu olaylar sonrasında eşimle aram açıldığı gibi, kavgalarımız çoğaldı, yeşillenmiş ekmeklere talim eden, kar suyunu içen çocuklarımın psikolojisi tamamen bozuldu. Çocuklarımdan biri bu sene ilkokula başlaması gerekiyordu. Fakat Şenol Ilgaz'ın yüzünden okula kayıt ettiremedim.

İkinci olay: Nisan 2003 ayının başlarıydı, asfalt sezonu yeni açılacaktı. sabah saat altı gibi Şenol Ilgaz ve kepçecisi Ali İhsan Sertel şantiyeye geldi. Şenol Ilgaz beni yanına çağırarak "Senin suratını hiç beğenmiyorum" dedi. Üç ay boyunca maaşım ödenmemiş, dağın başında elektriksiz ve susuz kalmışım, üstelik köpeklerin yeşillenmiş ekmeklerini yiyerek ölmemeye çalışmışız. Benden "iyi surat" beklemiş olmalıydı. Sonra tekrar bağırdı: "Gir şu su tankının içine, temizle..."

Hiç bir mecburiyetim olmadığı halde su tankına girdim. Fakat girmemle çıkmam bir oldu. Saldıran yüzlerce arı her yerimi ısırıyordu. Arıların saldırısından kurtulmaya çabalarken Şenol Ilgaz ve Ali İhsan Sertel, bu halime kahkalarla gülüyorlardı. "Günaydın, Beyim. Uyandın mı?" dedi Ilgaz. Aklı sıra şahsımı uykudan uyandırmak için arı dolu su tankının içine sokmuştu. Su tankını temizletmek bahaneydi. Yüzümde, kollarımda ve boynumda yirmiden fazla şişlik vardı. Moralim bozulmuştu, canım da yanıyordu, hiç bir şey söylemeden evime gittim. O anda, yıllar önce arı sokmasından ölen bir komşumu hatırladım. Eğer allerjim olsaydı ve ölseydim. eşim ve çocuklarım ne yapacaktı? Şenol Ilgaz'ın umurunda bile değildim:"Bana ne, arı sokmuş, ölmüş" diyecekti. Bir hafta boyunca tanınmayacak halde olan yüzümle evimde bekledim.

Sayın Başsavcım,

Şenol Ilgaz'ın işçisine verdiği değerden küçük kesitler sundum. Bu yaşadıklarımı doğrulayacak kimseler var. Fakat inanın, bu adama karşı kin ve nefret hislerim yok. Amacım, kanun tanımayan gücünü ezmek, bir ders vermek. İşlediği suçlarına ortak olmayacak bazı insanların da bu dünyada yaşadığını isbat etmek. Para-pul hikaye...

Şenol Ilgaz'ın oğlu İsmail Ilgaz'a sorun bakalım: Şahsımı evimin telefonundan onlarca kere aradı, kendi işyerine davet etti. "Biz adam yemeyiz, gel konuşalım, anlaşalım" lafları etti. Neyi konuşup anlaşacakmışız? Babasının ve kardeşinin hırsızlıklarını mı? Benimle iki şekilde konuşurlardı: Ya bir çok belgeyi zorla imzalatacakları (ki öyle yaptılar), ya da susmam için rüşvet teklif edeceklerdi. İlkini yaptılar, kendilerini AK'layıcı, şahsımı karalayıcı birçok belge imzalatmaya çalıştılar, ellerinden zor kurtuldum. Şahidim de var. Kolay lokma olduğumu sandılar, fakat kılçıklarım boğazlarına battı ve orada kalacak.

Aklıma gelmişken, Mehmet Ilgaz arasıra kafayı demleyip, akşamın kör vakti Çukurhisar'daki şantiyeye gelir, tabancasıyla silah talimi yapardı. Zahmet olmazsa bir soruverin: "Silahının ruhsatı var mı?" diye. Herhalde vardır.

Bir de şunu sorun Konyalı şöför Ali Yılmaz'a(Tekme tokat dövülerek şirketten atılan yaşlı şahıs): "Şenol Ilgaz, Sigorta Şirketi'nden para almak için sana kamyonu şarampole attırarak parçalattı mı, parçalatmadı mı?" Bu adamın aklına uyarak kamyonu parçaladın mı, parçalamadın mı?" Bir de bu sigorta şirketinin ismi lazım, ihbarda bulunacağım da...

Sayın Başsavcım,

Mektubuma başlarken size hitap ettiğim gibi, Devletimizin çok önemli bir makamında görev aldığınız için saygım sonsuzdur. Gönlüm isterdi ki Ilgaz soyadlı bu kimselere de saygılı olayım. Bu kimseler kendi kendilerini yaktı. Eğer şahsıma "750 kilo hurda çaldı" diye ifademi aldırmamış olsalardı, bu işi büyütmeyecektim. Sit alanındaki kaçak villalardan söz etmeyecektim. (Şu anda höyüğün hemen yanıbaşına üç villa temeli daha açtılar). Kendileri kaşındı, ben de gereğini yaptım. Devam da edeceğim. Vakti geldikçe belki yeni ihbarlarla ve belgelerle başka makamların kapısını çalarım, belli mi olur? Kanunlarımıza saygılı olmayı nasıl becerebiliyorsam, Ilgaz soyadlı bu şahsiyetlere de saygılı olmayı öğreteceğim. Para güçleri sayesinde kanunların üstüne çıkmayı, hobi görüp bir de sıçmayı çok iyi beceriyorlar. Fakat bunun sonu yakın, göreceksiniz. "Ürettikleri asfaltta eksik malzeme kullanıyorlar" diye ihbar ettim, belge gösterdim. Muhatap olduğum kimseler inanmadı. Döktükleri asfaltın 250 metrekarelik bölümü çöktü. Herhalde şimdi inanmaya başlamışlardır. Asfalt yenilenir, konu kapanır. Fakat Eskişehir Subay Orduevi Binası çökerse, ne yapacaklar? Deprem bekliyorum. Bina asfalta benzemez ki? İçinde ölen subaylar ve yakınları için Ilgaz, mevlüt mü okutup kendini affettirecek?

Şenol Ilgaz, nabza göre şerbet vermeyi çok iyi bilir. Oğlu İsmail Ilgaz da koyu bir AKP'li oldu. Allah-Kitap tanımayan bu insanlar, Hükümetten destek bekliyor. Umurumda değil. Bu işin sonu nereye varacak sabırsızlıkla bekliyorum. Bu kimselerin kanun tanımayan gücüne kimler göz yummuş, kimler aracı olmuş, mevki-makam sahibi bir çok insan alaşağı edildiği zaman, gazetelerin birinde bu konuyla ilgili makalemi mutlaka okuyacaksınız. Şimdiden hazır bile, sonuç bekliyorum.

Senelerce gazetelerde hırsızlık, rüşvet ve ahlaksızlık üzerine makaleler yazmış biri olarak, mektubumda yazdıklarımı saygısızlık olarak algılamayın lütfen. Vatanını ve Milletini seven, Atatürkçü, merhamet dolu biriyim. Sadece haksızlıklara boyun eğmesini öğreten olmadı. Kanunlara saygılı olmayı, polisimizin, savcımızın ve hakimimizin yanında olmayı ilke edindim. Alnım açık, başım dik... Her kapıyı çalmasını bildim. Bu kapıların kimisi sonuna kadar açıldı, kimisi de hiç duymadı. Lütfen siz duyanlardan olun. Samimiyetime güvenin, yalan laf etmediğime inanın.

Bu işi sonuna kadar götüreceğimi de bilin.

Görevinizde başarılar diler, saygılarımı sunarım.

Kenan AKKUŞ

Mektubumdan 10 gün sonra (28/06/2004) Başsavcılık Makamınca Adliye'ye "acele olarak" telefonla davet edildim. Vakit kaybetmeden ve iş elbiselerimi çıkarmadan "kirli sakallı" bir vaziyette Adliye'ye geldim. Başsavcı Vekili Coşkun Mutluer beni makamında karşıladı. Kılık kıyafetimin bozukluğunu da hesaba katarak mektubumu gösterdi ve ilk sözleri: "Yazdıklarımın deli zırvası olduğunu" söyledi: "Ne yaptı bunlar sana, silah mı çekti, tehdit mi etti?" Olayların içinde silah da vardı, tehdit de vardı fakat bunları ispatlamamın mümkün olamadığı sebebiyle, ispatlayabileceğim konuları tercih ettim: "Ilgazlar AŞ ortakları, ben işten ayrıldıktan 7 ay sonra, ihbarlarıma misilleme olarak 750 kilo hurda çaldığımı iftira ederek ifademi aldırdılar. Çarşı Polis Karakolu'nda ifade verdim. Bu iftirayı isimler vererek şahitlerle ispat ettim. Daha sonra beni, kalan paramı ödemek için işyerlerine davet ettiler, ben de bir arkadaşımla gittim. Paramı ödemek yerine bana zorla birçok belge imzalatmaya kalktılar, arkadaşımın yardımıyla kaçtık. Çarşı Polis Karakolu'na bu konuda şahidim olan arkadaşımla ifade verdik."

Sonra önünde duran mektubumu okumaya ve alay ederek yorumlar yapmaya başladı: "Mektubunun hiç bir tutar yanı yok. Kim okusa sana deli olduğunu söyler. Hani hırsızlığın belgeleri, göster bakalım? Bir adam ölmüşse sana ne? Yok mu bunun ailesi? Onlar şikayetçi olsun, sana ne oluyor? Kaçak villalar hani nerede? Hangi paftada, hangi parselde? Deli zırvalarıyla oyalayıp zamanımı çalma. (Bu arada Çarşı Polis Karakolunda verdiğim ifadelerimi yırtıyor ve) Al işte ifadelerin... Çarşı Polis Karakolu'nda ifade mi verdin? Hadi ispat et..."

İşte bu şahıs, Devletimin maaş ödediği ve adalet dağıtması için önemli makamlara getirdiği, ülkemde bol örneği olan ve Adalet'in ağzına sıçan bir zat. Karşısında kravatlı, sinek kaydı traşlı ve de jilet gibi takım elbiseli bir vatandaş görseydi, inanıyorum ki bu sözleri edemez, çay-kahve bile ısmarlardı. Gördüğüm manzara karşısında bozuntuya vermedim ve "Şahidim var" diyerek karşılık verdim: "Bu şahısları mahkemeye verin, kamu davası açtırın, iddialarımın hepsini tek tek ispatlayacağım" dedim."

Odasının kapısını açtı ve katibenin gelmesini istedi. Bir bayan girdi içeriye, daktilonun başına oturdu. "Devam et" dedi. Bu sözü ve her sözü de alayla karışık çıkıyordu ağzından, beni sürekli aşağılıyordu. "İhbarlarımla ilgili kamu davası açılmasını" tekrarladım: "Organize Sanayi Bölge Müdürlüğü'nden sahtecilik yoluyla hırsızlık yaptılar, birinci derece korunması gereken sit alanını yağmaladılar ve kaçak villalar yaptılar, üç villa temelini yeni attılar, bir ustanın ölümüne sebep oldular, Frig höyüğünü kepçe ile dağıttılar, çok sayıda tarihi eser çıkarıp sattılar, Subay Orduevi'nde işlerine hile karıştırdılar, binaya zarar verdiler, üç işçiyi tekme tokat işten attılar, birini de "ameliyat oldu" diye işten çıkardılar, sigorta şirketinden para almak uğruna bir kamyonunu parçalattılar..."

Sayın Başsavcı Vekili'nin mimikleri, bu iddialarım sonrasında değişmeye başladı. Çok sıkıntı ve bunalım vermiş olmalıydım. Hiç bir şekilde ifademi almadan kapıyı açtı ve bana dışarıyı gösterdi. Kapıdaki görevli de "ifade için" Çarşı Polis Karakolu'na gönderdi. Fakat bu karakolda da başka ifadem alınmadı. Bir polis memuru geliyor evime, 14 yaşındaki oğluma sorular soruyor (13/07/2004): "Babanın psikolojik rahatsızlığı var mı? Daha önce hastaneye yattı mı?"... Sonra da komşularımıza soruyorlar: "Bu şahısın sizleri rahatsız etme gibi bir durumu oldu mu? Şikayetiniz var mı? Anormal bir durumuna şahit oldunuz mu?" Evime telefon ediyorlar, eşime soruyorlar: "Eşinizin akli ve ruhi durumunu soruşturuyoruz. Eşi olarak sizin de fikrinizi almak istedik..." Bu soruya eşim cevap veriyor: "Eşimin aklı da ruhu da yerinde, Atatürk gibi adamdır. Siz onula baş edemezsiniz..." Bu cevaptan sonra soruşturma kapatılıyor, fakat komşularım şahsıma farklı davranmaya başlıyor, her gördüklerinde selam veren komşularım selamı-sabahı kesiyor, "misafirlik" olayına nokta koyuyor. Bu konu çocuklarımın okullarına ve sınıflarına taşınıyor, arkadaşları çocuklarıma sorular sormaya başlıyor:"Baban delirmiş, doğru mu?" Çocuklarıma ve şahsıma karşı davranışları değişen insanlardan uzaklaştık, evimizi ve okulları değiştirdik. Akıl ve ruh sağlığımdan şüphelenip kasıtlı olarak çevreme şahsımı ve ailemi küçük düşüren Başsavcı Vekili, özveriyle himaye ettiği Şenol Ilgaz'ın akıl ve ruh yapısını incelemek "hainliğinde" bulunmuyor. Çünkü ayağının kaydırılacağını iyi biliyor. Fırsat bu fırsat, şimdi Şenol Ilgaz'ın akıl ve ruh sağlığını sunalım:

RAPORLUK ŞENOL ILGAZ'IN İLK CİNAYETİ

Eskişehir, Yunusemre Caddesi'ndeki Mini Taksi önünde, bisikletli bir şahısla, o zamanlar CHP'li olan mafya babası Şenol Ilgaz tartışmaya başlar. Sonra küfürleşirler. Sinirlenen mafya babası Şenol Ilgaz, kırmızı Mercedes marka otomobiliyle, bisikletli bu şahısın üzerinden defalarca ileri geri giderek öyle bir ezer ki, adamın beyni fırlar, barsakları caddeye serilir ve adam olay mahalinde can verir. Yunusemre Caddesinden otomobiliyle geçmekte olan bir savcı da bu olayı görür ve Şenol Ilgaz'ın bisikletli şahısı nasıl defalarca ileri geri giderek kasıtlı olarak öldürdüğüne şahit olur. Fakat mafya babamız, her zaman olduğu gibi bu savcıyı da rüşvetiyle ikna eder ve cinayetten sıyrılır. Olaya basit bir kaza süsü verilerek, mafya babamızın şöförlerinden biri kazayı üstlenir. Mihallıççık'ın Yunusemre Köyü'nden olan bu şahıs PTT'den emekli ve isminin Müeyyid olduğu söylenmektedir. Zaman aşımına uğramadan bu davanın yeniden görülmesi ve AKPARTİ'li Ilgaz mafyasının babasının yeniden yargılanması gerektiğini ısrarla iletmeme rağmen, ilgili makamlar ne yapmıştır? Özellikle Eskişehir Başsavcısı ne yapmıştır? Rüşvet yedirilen savcı bulunmuş mudur? Cinayet olduğu apaçık belli olan bu olaya nasıl kaza süsü verilmiştir? Olay yerinde zabıt tutan savcı kimdir ve ne kadar rüşvet almıştır? Mafya Baba'sı Şenol Ilgaz'ın cinayet suçunu üstlenerek cezaevine giren bu şahıs, çıktıktan sonra ölmüştür. Fakat ölmüş müdür, öldürülmüş müdür? Cinayete ya da kazaya kurban gittiyse, cinayeti işleyenin adresi belli midir? Bu şahıs üstlendiği cezayı çekerken, Şenol Ilgaz'ın vaadleri boş çıktıysa, cezaevi sonrası Şenol Ilgaz'a hesabını sormuş mudur? Şenol Ilgaz'ı ihbar edeceğini söyleyip daha fazla para koparmaya çalışmış mıdır? Bunun sonucunda zehirlenmiş midir? Başsavcım hangi bir ihbarımı araştırdı ki bu sorulara cevap arasın? Dört senedir kimleri himaye ettiğinin farkında bile değildir. Oysa Şenol Ilgaz "cani ruhlu" biridir. Çıkarı için yapamıyacağı şey yoktur. Zaman zaman işçilerine eziyet ettiği, zevk için onları dövdüğü zaten bilinir. Ilgaz mafyasında kamyon şöförü olarak senelerce çalışan Konyalı Ali Yılmaz bulunabilirse ve ifadesi alınırsa, şimdiye kadar anlattıklarımın ve bundan sonra anlatacaklarımın tamamen doğru olduğu anlaşılacaktır. Konyalı bu şahıs emekliliğine bir ay kala, tazminatını ödememek için şirketten atılır. İtiraz etmek ister fakat fırsat tanınmaz, Şenol Ilgaz tarafından öldüresiye dövülür. Şikayette bulunacağı makamların Şenol Ilgaz'ın emrinde olduğunu bildiğinden şikayette bulunamaz, çünkü daha fazla zarara uğrayacağını bilir. Şenol Ilgaz'ın zihniyeti: işçisine 10 bin YTL tazminatını ödemez, eğer dava edersen 100 bin YTL rüşvet yedirir, işini bağlar fakat tazminatı asla ödemez. Oysa Ali Yılmaz isimli bu şahıs, Şenol Ilgaz'ın tilki aklına uyar ve 26 PN 007 plakalı Volswagen Golf otomobile biner, şarampole atar, canını hiçe sayar. Patronu Şenol Ilgaz da Sigorta şirketine hile yoluyla otomobilini yeniletir. Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler hemen aşağıdadır. Yukarıdaki "akli ve ruhi dengesizlik" belgesini Başsavcı Vekili Coşkun Mutluer'e bizzat anlattım. Anlatmadığımı söyleyebilir mi?

Şenol Ilgaz tarafından, arılarla dolu büyük su variline, öldürülmek amacıyla zorla sokulduğumu, yüzlerce arının iğnelerine maaruz kaldığımı, tanınmayacak şekilde yüzümün şiştiğini, bir hafta komada yattığımı, eğer allerjim olsaydı ölebileceğimi de anlattım. Başsavcı Vekili'm anlatmadığımı söyleyebilir mi? Bunlar işkence değil de nedir? Bunları ancak "akıl ve ruh yapısı bozuk" şahıslar yapabilir. Şahsıma deli raporu aldırmaya çalışan Ilgaz mafyası ve Başsavcı, bu raporu önce kendilerine aldırsınlar. Bu caniliği biri uyguluyor, diğeri seyrediyor. Eğer bu davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürseydim, biliyorum ki tazminat olarak donlarına kadar alırdım. Fakat yapmadım, çünkü ülkemin meselelerini önde tutarak, şahsıma uygulanan tüm icraatları unutmaya çalıştım. Cani ruhlu Şenol Ilgaz şahsıma "Dağ kanunları" uyguluyor, Türkiye Cumhuriyeti Adaleti'ni Eskişehir'de temsil eden Başsavcı Vekili ve Başsavcı Gökhan Karaburun bu icraatları görmezden geliyordu.

ŞENOL ILGAZ'IN SAHTECİLİĞİNE BİR ÖRNEK

2002 senesinde, Mustafa Topaloğlu isimli bir şahıs, Ilgazlar AŞ'ye ait 26 PN 007 plakalı Volswagen Golf marka otomobille, Bolu otoban gişelerinde kaza yapar. fakat bu şahısın ehliyetinin olmaması sebebiyle, sigorta şirketinden bir hak talep edemezler. Daha sonra bu araca, şirketten tekme tokat öldüresiye dövülerek atılan Ali Yılmaz isimli şahıs bindirilir, otomobili şarampole atması istenir. Önce kaza geçiren, sonra da şarampole atılan araç için sigorta şirketinden yaptırılması talep edilir. Bu sigorta şirketinin Burak Sigorta olduğu, Birlik Sigorta'yı temsil ettiğini açıklamamdan sonra, olayın mahkemelere yansımaması için AKP'li Ilgaz mafyası bu şirkete yüklü miktarda para ödemiş ve sahteciliğini kapattırmıştır. Burak ve Birlik Sigorta Şirketlerinin ifadelerinin alınması... Bu olayı ilgili makamlara ihbar ederken araca kasıtlı olarak "kamyon" dediğim halde, sahtekar AKP'li Ilgaz mafyası şahsıma "iftira davası" açamamıştır. Bu sahtekarlık olayının araştırılması... Başsavcı ile Vekili, bu konuyu bildirmediğimi söyleyebilir mi? Anlatacak o kadar olay ve konu var ki, bunların hepsinden Başsavcı'nın da, Vekili Coşkun Mutluer'in de haberi ve bilgisi oldu. "Ilgaz mafyasının patronlarını tanımazdan gelmekle" ancak kendilerini kandırırlar. Zaten bu mafyanın elinde ikisi de kukladırlar. Nereye isterlerse oraya çekerler... Mecburlar... Şimdi de Şenol Ilgaz'ın "tokatçılığına" örnek verelim:

ŞENOL ILGAZ'IN TOKATÇILIĞINA BİR ÖRNEK

Esim İnşaat isimli bir Doğalgaz şirketine iş veren AKPARTİ'li Ilgaz mafyası, işini eksiksiz yapan bu şirkete, parasını ödememek için türlü bahaneler bulmuş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin mahkemeleri dahi bu parayı bu mafyaya ödetememiştir. Mağdur edilen bu doğalgaz şirketi şu anda iflas etmiştir. Buna benzer birçok örnekler mevcuttur. Ilgaz mafyası işini yaptırır, bahaneler ileri sürerek şirketlere paralarını ödemez. Ayrıca piyasada çok sayıda karşılıksız çekleri vardır. Çekleri kendi şahısları adına imzalarlar, karşılıksız çıkınca da mağdur olan şirketler bu alacaklarını tahsil edemezler. Çünkü Ilgaz mafyasında tüm gayrimenkuller ve tüm işyerleri Ilgaz AŞ ve Palet LTD ŞTİ üzerinedir. Şahıs adına imzalanan çekler bir türlü bu karanlık şirketlerden tahsil edilemez. Şirket adına çek kullanmazlar. Araştırınız...

ŞENOL ILGAZ RÜŞVET YİYENİ VE HIRSIZI ÇOK SEVER

İşte Rüşvetin belgesi: Çukurhisar Ilgazlar AŞ Yonca Asfalt Şantiyesi'nde çalıştığım süre içinde (2002-2003), sivil plakalı, beyaz renkte, Ford marka bir otomobil (İçinde trafikte kullanılan radar cihazı vardı), en az dört defa şantiyeye geldi. Özellikle hava karardıktan sonra geliyordu. İçinde hafif kır saçlı, elli yaşlarında, resmi kıyafetli bir şahıs, "Mehmet Ilgaz'ın gelip gelmediğini" soruyor, "Burada buluşacaklarını" söylüyordu. Sonra da camı kapatıp telefon ediyordu. Bunlardan birinde otomobilin camını kapatmamıştı. Mehmet Ilgaz'la olan telefon konuşmasını aynen aktarıyorum: "Bak Mehmet, saat veriyorsun, geliyorum, seni bulamıyorum. Bak, yarın öğlene kadar getir. Tamam, biriyle gönder. Bak, gözünün yaşına bakmam" diyor, telefonu kapattıktan sonra da "şerefsiz" diyordu. Resmi kıyafetli bu şahıs Mehmet Ilgaz'dan "yakışıklı çıkmış bir fotoğrafını" istiyor olmalıydı. İki gün sonra merkez şantiyeden telefon geliyor: "Kenan, Çukurhisar'daki Bölge Trafik'e git, Ekrem'in kamyonunu bağlamışlar. Ekrem hemen Mehmet Ilgaz'ın cebini arasın." Çukurhisar Bölge Trafik'e gidiyorum, Ekrem'i (Şirkette kamyon şöförü, emekli oldu) buluyorum, söyleneni iletiyorum. Sonra, şantiyeye gelen kır saçlı bu trafik polisiyle göz göze geliyoruz, kaşları çatılmış. Mehmet Ilgaz "fotoğrafını" göndermemiş olmalıydı. Kamyonun bağlanma gerekçesi "ruhsatının olmaması"ydı. Yarım saat sonra bırakılıyor ve ruhsatı kamyonda olmayan Ilgazlar AŞ'ye ait üç kamyon (34 TA 2203-06 LFS 70-26 FS 497) altı ay boyunca karayollarında, hem de 24 saat kontrol altında tutulan Çukurhisar Bölge Trafik'in önünden her gün 20 kere geçiyor. Şantiyenin sorumlusu olarak bu araç şöförlerinden kamyonların ruhsatlarını görmek istiyorum, aldığım cevap: "Senelerce bu kamyonlara biniyoruz, biz görmedik ki ruhsatları sana gösterelim..." Anlattıklarına göre her ay, ruhsatı olmayan bu üç kamyon için Mehmet Ilgaz, Bölge Trafik'tekileri "yemliyor"muş. Bu şöförler bullunup sorulabilir: Ekrem, Ali Yılmaz, Hasan. Bu üç şahısın da bulunarak ifadelerinin alınması gerekiyor. Üçü de şirketten ayrılmıştır. Bunlardan Ali Yılmaz isimli şahıs, emekliliğine bir ay kala dövülerek şirketten atılmıştır. Hasan isimli şöför de, "mazot çalıyor" iftirasıyla atılmıştır. Aslında hırsız olan, Hasan isimli şöför değil, Ilgaz mafyasının tüm patronları belgeli hırsızdır. Yukarıda plakalarını verdiğim kamyonlar, ruhsatları olmadığı halde, senelerce Çukurhisar Bölge Trafik'e rüşvet verilerek trafikte seyretmelerine izin verilmiştir. Bu rüşvet olayını defalarca ilgili makamlara ilettiğim gibi, 31 sayfalık mektubumda özellikle belirterek, "rüşvete suçüstü yapmak isteyen" ve "Vatansever" arayan Adaletimizin eski Bakan'ı Cemil Çiçek'e bizzat makamında teslim ettim, ayrıca Başbakan'ımıza da gönderdim. "Almadım" diyenleri de "yalancılıkla" suçladım. Bu mektupları ilgili makamlara postaladığıma dair elimde "taahhütlü" makbuzlar vardır. Kısacası, AKPARTİ'li Ilgaz mafyasının bu rüşvet işleri, Başbakanımızı ilgilendirmediği gibi, sözde "vatansever" arayan Adaletimizin eski bakanının ne kadar yalancı biri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Üstelik bu Bakan'ımıza bizzat ulaşmama rağmen... AKPARTİ'li ol da ne olursan ol, istersen yasadışı işlere bulaşan mafya ol, AKPARTİ'nin zihniyeti olmuştur.


BANKA HORTUMCUSU ŞENOL ILGAZ

Devletin Bankası Emlakbank'ın Ilgaz mafyasınca hortumlanması olayını önceki Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer ortaya çıkarmıştır. Bu konuda şahsıma "şahitlik" yapacak olan Ahmet Necdet Sezer'e saygım nedeniyle bu konuyu internete taşımıyorum. Hortumun bilgi ve belgeleri şahsımdadır. Olması gereken adalet memleketimize uğradığında bu dosya ile birlikte çok sayıda dosya da açılacaktır. 



AKP'li Ilgaz mafyasının tarihi eser kaçakçılığı yaptıklarına ışık tutacak bir mektup sunalım:

ESKİŞEHİR KAÇAKÇILIK ŞUBE MÜDÜRÜ MUSTAFA BEY’E

Sayın Müdür'üm,

Eskişehir Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaburun'un, şahsımı susturmak amacıyla cezaevine tıktığı 23 Nisan 2005 tarihinden bir hafta önce, Emniyet Müdürü'müz Savaş Yücel beni makamına davet etmişti. (Hani yasadışı işlerin bizzat Sayın Vali'mizce Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e bildirildiği günlerde). İşte o gün sen de oradaydın. Emniyet Müdürümüz, sen ve ben... Hangi konuları konuşmuştuk? Ilgaz mafyasının yasa dışı işleri ve himayecisi Başsavcı Vekili Coşkun Mutluer... Hatırladın mı?

Emniyet Müdürü'nün makam odasında geçen konuşmaları ses bandına kaydettiğimi biliyorsun. Aramızda geçen bu konuşmaları defalarca dinledim ve işte bu mektubu yazmaya karar verdim. Tuhafıma giden bazı konuşmaları hala düşünmekteyim. Bu konuşmaları bazı kimselerin de bilmesi gerektiğini düşünerek, konulara açıklık getirmek istedim. Çünkü:

Devletimiz ile suç birliği içinde olan ve özellikle AKP kurucuları olması sebebiyle Başbakan tarafından "yardım ve yataklık" edilen suç şebekesi Ilgaz mafyası, kesenin ağzını açmış, pislik işlerinden kurtulmak için (daha doğrusu kıçlarını kurtarmak için) servetlerini "rüşvet" olarak dağıtmaya karar vermişler (zaten her zaman rüşvet çarkında oldular), adalet silsilemizdeki hainleri kirli paralarıyla ihya etmişlerdir. İşte bu adalet silsilemizdeki makamlar topyekün karar almışlar, şahsıma sekiz sene hapis cezası aldırarak linç etmişler ve oğlumun evini sahteciliklerle talan etmişlerdir. Şimdi de DELİ RAPORU aldırabilmek için her yola başvuruyorlar. Başka çareleri yok zaten.

Ancak, Ilgaz soyadlı bu şerefsizlerin ve devletimize ihanet eden adaletimizdeki hainlerin unuttukları bir konu var. Seninle aramda geçen konuşmalar da dahil olmak üzere, bu yasadışı işler konusunda sesini kaydettiğim tüm makam sahiplerine ait bantları, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na, elimdeki bilgi ve belgelerle birlikte teslim etmeye karar verdim. "Deli raporum" olmadan bunları teslim etmeliyim. Eğer Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu memleketin şerefli bir başsavcısı ise (asla şüphem yok), zamanı geldiğinde AKP çatısı altında her türlü namussuzluğu yapan hainlere hesabını soracaktır. Bunlara ADALET silsilemiz içindeki hainler de dahildir. Bu mektubu yazdığım güne kadar katıldığım tüm duruşmalarda, şahsımı yargılayan hakimlerin seslerini de kaydettim. Şahsıma karşı tavır koyan hakimlerin kim oldukları da zaten belli. Özellikle Eskişehir 2. Sulh Ceza Hakimi Berrin Hanımefendi.

Biliyorsun "Ergenekon Davası"nda ve "Uzan Davası"nda savcılarım hep telefon konuşmalarından, yani "ses kayıtlarından" yola çıkarak iddianame hazırladılar ve çok sayıda şahısı ADALET önüne çıkarıp hesap sordular. Demek ki elimdeki ses kayıtları savcılarıma göre birer delildir ve iddianamelerde kullanılabilir. Emsal teşkil edecek çok sayıda davalar vardır.

Bu açıklamalardan sonra şimdi seninle ilgili ses kayıtlarına gelelim: Emniyet Müdürü'müz "Afferin sana" derken sen ortalıkta yoktun. Odanın içinde çok sayıda emniyet amiri ve başka ilden misafir gelen emniyet görevlileri vardı.

Aynı gün akşam üzeri saat beş gibi tekrar Emniyet Müdürlüğü'ne geldiğimde sen, Sayın Emniyet Müdürü'nün odasındaydın ve bildiğin konuları konuştuk. Bir çok yasa dışı işlerden bahsettiğim gibi, sen bunların hepsini zaten biliyordun. Yasadışı işlere bir şekilde bulaşmış emniyet personelini de biliyordun ve hep bilmezden geldin. Emniyet Müdürümüz sinirlenip masasına yumruğunu her indirdiğinde yüreğin hopladı. Bu şerefli müdürümüz bağırarak "Susma, savaşa devam" desteği verirken, sen aynı kanıda değildin, fakat bir türlü söyleyemedin. Çünkü korktuğun, çekindiğin şeyler vardı. Çünkü sorumlusu olduğun şubede bir çok personel yasadışı işlere karışmıştı. "Şeker hastası olan Emniyet Müdürü'nün şekerinin yükselmemesi için" bana müdahale etmeyi de ihmal etmedin. "Sus artık çok konuşuyorsun" derken Emniyet Müdürü'müzün yükselen şekerini mi düşündün, yoksa sorumlu olduğun şubedeki suç şebekesi Ilgaz mafyasının tarihi eser kaçakçılığına karışmış personelini mi? Ettiğin lafları bir daha düşün...

Sonra beni bir odaya götürdün, hatta yalvardın. Gürültüyü duyan, Kenan AKKUŞ'u merak eden polis amirleriyle oda dolmadı mı? Bir polis memurunu fotoğraflardan teşhis etmeye çalıştığım sırada sana ne dedim, hatırla: "Polisimize zarar vermeyi asla düşünmüyorum, fakat polisimiz Ilgaz mafyasıyla suçbirliği içinde, şahsımla ilgili her türlü bilgi emniyet mensupları tarafından Ilgaz mafyasına uçuruluyor."

Bir de "Şenol Ilgaz'ın yağmaladığı sit alanı" meselesi oldu. Dedin ki: "Şenol Ilgaz Ağır Ceza'da yargılandı, bir yıl sekiz ay ceza aldı..." Oysa bu konuyu çok araştırdım fakat doğruluğuna ulaşamadım. Sonra bir savcım dedi ki: "Doğru bu cezayı aldı fakat ertelendi." İşte bunun da ses kaydı var. Bir vatan haini devletin yasalarını ısrarla çiğniyor, fakat aldığı ceza ısrarla erteleniyor, üstelik kaçak olduğu bilinen villalar yıkılmıyor. Her nedense "vatansever Kenan'ın" yasadışı işleri ihbarları sonrasında aldığı hapis cezaları ertelenmiyor, üstelik iftiralar atılarak defalarca cezaevlerinde ve nezarethanelerde susturuluyor. Bu ihbarlarım sonrasında Adaletimiz şahsıma sekiz sene hapis cezasına hükmetti. Yargıtay'da bekleyen bu davalar ONANIRSA, "şerefini Ilgaz mafyasına satmayan bir vatansever olarak" cezaevine girip paşa paşa yatmayı bilirim. Peki ya sen ve şahsımı linç eden savcılar? Bu yasadışı işler nasıl olsa bir gün ortaya çıkartılıp hesabı senden ve savcılardan sorulmayacak mı sandın? Adalet, er ya da geç yerini bulur. Bundan hiç şüphem olmadığı için ısrarla mücadeleme devam ettim. Şahsıma uygulanan çifte standart Türkiye Cumhuriyeti Adaleti'nin yasası değil, Eskişehir'deki hainlerin yasası... Bunu gayet net bilenlerdensin...

Diyelim ki Kaçakçılık Şubesi'nin personeli "tarihi eser kaçakçılığına" ortak olmadı (farz edelim), Emniyet Müdürü’müz masasını yumruklayıp "Susma Savaşa Devam" diye bağırırken, sen neden ısrarla susmamı istedin? Korktuğun, çekindiğin ne var? Murat Mercan'ın seni Şırnak'a sürmesinden mi korktun? Murat Mercan'ın Eskişehir Sağlık Müdürü'nü görevden alıp, kendi adamını Sağlık Müdürü yaptığını hepimiz biliyoruz. Doğru olanı yapmak yerine Murat Mercan'ın gazabına uğramamak senin çıkar yolun oldu. Yani kısacası her kimse gibi düzene uydun, fakat yasalara göre suç işledin.

Hatırlarsın, cezaevinden çıkar çıkmaz (30/05/2005), taşınmadan önceki makamına geldim (Osmangazi'deki). Her zaman olduğu gibi ses kayıt cihazımın düğmesine bastım. Eskişehir Cezaevi Müdür'ünün şahsıma anlattıklarını dilekçemde belirterek sana sundum ve "Ilgaz mafyasının deposuna ve evlerine baskın yapmanızı" istedim. Çünkü Cezaevi Müdürü'nün ne kadar dürüst bir insan olduğunu kısa zamanda öğrendiğim gibi, bu şahısın yalan laf etmeyeceğine inandım. Yalan laf eden sendin, emrindeki adamlarındı ve hatta Eskişehir'deki tüm savcılardı...

Bant kayıtlarına göre sen "Ilgazlar'ın antikacılık belgesi olduğunu" söyledin. "Her hangi bir baskın yapmanın söz konusu olamayacağını" da ilave ettin. O anda anladım ki sen, emrindeki adamlar gibi Ilgaz mafyası ile "tarihi eser kaçakçılığı işinde suç birliği" içindeydin. Ilgaz soyadlı soysuzlarda "var olduğunu iddia ettiğin antikacılık belgesinin" olmadığını zaten biliyordum. Birinci dereceden korunması gereken sit alanının tamamını "çadırlar altında" kazdıklarını, bir çok Frig mezarından "paha biçilemez" antikalar çıkardıklarını ve hatta bunları kimlere pazarladıklarını bilmeme rağmen, söylemedim. Çünkü sorumlu olduğun şubede hiç bir elemanın bana "güven" vermedi. Ilgaz'ın avukatlığını yapan ve şahsımı azarlayan komiserlerinle tanıştığım gibi, görevlerini yapmayan amirlerin de iddia ettiğim konuları karartma yolunu seçerek "istiap haddi" konularını bile ağzına yüzüne bulaştırdı. Kime güveneyim de tarihi eser kaçakçılığının belgelerini teslim edeyim? Kısacası her zaman Ilgaz mafyasını koruyan personelinle muhatap oldum. Bu şahıslardan birini Emniyet Müdürü'nün yanında sana da anlattım. Ilgaz mafyasının avukatlığını üstlenen ve beni suça teşvik eden, "sit alanlarını yağmalamamı öneren" DEDE lakaplı komiseri anlatmadım mı? Bu ifadelerim bant kayıtlarında var. DEDE lakaplı bu komiser hakkında hangi işlemlerde bulundun, dürüst olup şahsımı bilgilendirdin mi? Bir komiser bunları yaparsa, astları neler yapmaz?

Çadırlar altında gizli kazılar yaptıklarını yukarıda bahsettim. Antikacı belgesi olan adam neden gizli kazı yapsın? Hatırlarsın aynı gün (30/05/2005) yağan yağmura rağmen Eskişehir Müze Müdürlüğü'ne giderek bir belge aldım ve tekrar senin makamına geldim. Aslını sana teslim ettiğim belgenin içeriği şuydu: "Ilgazlar AŞ ve yakın çevresine koleksiyoner belgesi verilmemiştir." İşte bu belgeyi görünce şok oldun ve daha önce ettiğin lafları yuttun, toparlayamadın. Hatırlarsın makamında tekrar bir dilekçe yazdım ve sundum: "Ilgaz mafyasına tarihi eser baskını yapılmasını arz ederim."

Bu ikinci dilekçemden sonra paçaların tutuştu, bahaneler aramaya başladın. Bahanelerinden ikisini sunayım: "Baskın yaparsak ve tarihi eser çıkmazsa ne yaparız?" İkincisi:"Başsavcılıktan izin almamız lazım, acaba izin verir mi?" Israrla baskın yapılmasını istedim. Bir kaç telefon numarasını arayıp talimatlar yağdırdın. Sonra da bana "Baskın yapacağız" dedin ve makamından uğurladın. Üçüncü sorumu soruyorum, Sayın Müdür: "Eskişehir Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaburun'dan baskın için gereken izni aldın mı? Peki, baskın yaptın mı?"

Açık adresimi ve telefonumu dilekçelerimde belirtmeme rağmen, 3071 sayılı dilekçeye cevap hakkı kanununu hep es geçerek, ta ki ben, e-mail ile baskı yapınca çözüldün. Zahmet buyurarak adresime bir belge gönderdin: "Ilgaz AŞ mekanında hiç bir tarihi esere rastlanmamıştır..."

Sayın Müdür'üm, bak bu yazının internet sayfasında en üstte bir söz ettim: "Asla yalan laf etmediğimi bilenlerden birisin..."

Eskişehir Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaburun, Ilgaz mafyasının dostu olduğu sürece sana asla "arama izni" vermez. Bunu ikimiz de biliyoruz. Yapacağın baskın işi hiç bir zaman gerçekleşmedi, bunu da biliyoruz. Oysa sen ve Kaçakçılık Şubesi'nde görevli tüm personeliniz biliyor ki, Ilgaz mafyası tam 15 senedir Frig krallığına ait tarihi eserleri toprak üstüne çıkarıyor ve senin de bildiğin üzere satıyor. Benim bildiklerimin bin katı fazlasını da biliyorsun. Zaten yukarıda belirttiğim ve bant kayıtlarında var olduğu gibi, Ilgaz mafyasının tarihi eser çıkardığını zaten itiraf ediyorsun: "Ilgazlar'ın antikacılık belgesi olduğunu" ve "Her hangi bir baskın yapmanın söz konusu olamayacağını" söylemen, Ilgaz mafyasının tarihi eser çıkarttıklarını bildiğinin delilidir ve senin bunu itiraf etmendir. "Antikacılık belgesini" görmüş olmalısın, ya da seni inandırmış olmalılar ki "böyle bir belgenin varlığından" kesin söz edebiliyorsun. İş makinası kepçeyle höyüğü dağıttığını da biliyorsun, ihbar edenleri de biliyorsun, savsaklanan mahkemeleri de... "Ağır Ceza'da yargılanıp bir yıl sekiz ay ceza aldıklarını" da söyleyebiliyorsun. Söyle bana Sayın Müdür'üm, koleksiyoner belgesi olan adamın Ağır Ceza Mahkemesi’nde işi ne? Beni mi kandırıyorsun, Türkiye Cumhuriyeti Adaleti'ni mi? Senin görevin adaleti yanıltmak değil, ülkemizdeki seni engelleyen hainlere rağmen görevini en iyi şekilde yapmaktır. Kaçırılan tarihe sahiplenmek, bu hainlerin yakasına yapışıp adalete teslim etmektir. Eğer sen bunları yapmıyorsan, devletin sana bu iş için verdiği maaşını hak edip bu parayla çocuklarını gönül rahatlığıyla beslediğini söyleyebilir misin? İşin özüne bakarsak her zaman ortaya "vicdan meselesi”ve "cüzdan meselesi" çıkar. Bant kayıtlarından anlaşılıyor ki sen seçimini zaten yapmışsın.

Eskişehir İl Jandarma'dan Volkan Yüzbaşı: "Höyüklerden değerli bir şey çıkmaz" dedi. Bu ses kaydı da arşivimde. Ben "değerli bir şeyden" bahsetmedim. 2600 senelik Frig antikalarından bahsettim. Bu memlekette antikaların değerini yüzbaşılar ve komiserler mi belirliyor, hala merak içindeyim. Oysa Ilgaz mafyasının üzerine 35 kaçak villa yaptıkları birinci dereceden korunması gereken sit alanı "özel tarım alanı"ndan çıkan Frig antik eserlerinin binde biri, Frigya Vadisi'nden bile çıkmadı. Çünkü Frig Kralı altın düşkünü Midas’ın mezarı, ısrarla işaret ettiğim yerdeydi ve bunu sen de, emrindeki adamlar da biliyordunuz. Yunanistan'a kaçırılan bu tarihin gerçek değeri 10 katrilyon TL ... Bu rakama aklınız yatıyor mu sayın Müdür? Türkiye'yi ihya edecek bir hazine... Bu hazine kimin elinde? AKP kurucusu, banka hortumcusu, 2 adet cinayetin zanlısı ve hırsızlıkları belgeli metres düşkünü bir namussuzun elinde. Hadi bu namussuzun höyük yanına yaptığı villasının temelini açtır da görelim. Parçalanmış Frig eserlerine hep birlikte tanık olalım. Bunu yapabilecek kadar cesaretin var mı, öğrenelim. Hangi hainlerin elinde oyuncak edildiniz, bunlara da millet olarak tanık olalım. Vicdan, üzerinde huzurla uyunabilecek en rahat yastıktır... Sevgili Müdür'üm...
11/11/2008


Kenan Akkuş (esrehber)